Tevhid Mücadelesine Umumi
Bir Anlayış :
Konumuz olan ve İslam aleminde en büyük noktasını oluşturan ve Hz. Peygamber (
s.a.v. )'ın ilk vahy tevhid'ne geçmeden önce çok önemli bir meselesinin anlaması
için tevhidi ruh'u kelime kavramına açıklık getirmek zorundayız. Bu konuda da
İran İslam cumhuriyetinin ümmet liderinin kaleme aldığı Tevhidi mücadelesine
umumi bir bakış makalesine değinmeden de geçemiyeceğiz.
İslam Peygamberi, insanoğlunun kurtuluşu gibi önemli ve aziz birhedef için "
Lailaheillallah " ibaresini yüksek sesle dile getirdiği gün, O'nunla, ilk
şiddeti savaşa girişenler, önce, silahların en ilkelinden istifade ettiler... Bu
ilkelsilah, istihza etmek, alaya almak idi... Daha sonra ise, " tevhid davası "
üzerine kurulu mücadelenin gelişmesine paralel olarak, daha tesirli teshizat ve
silahlardan istifade ederek hücümlarını sürdürdüler.
Bunlar kabile reisleri, ve seçkinleri veya onların kontrolü altında ki,
kimselerdi. Onlar, Hicret'ten önceki 13 yıl boyunca, Peygamber ve O'nun
bağlarına karşı tarihin en utanç verici manzaralarını sergileyerek husumetlerini
sürdürdüler.
Bu tarihi gerçek, İslâm'ın tekrar etraflıca tanınması ve bilhasa da İslâm'ın ilk
ve son sözü olarak nitelenmesi gereken " tevhid'in " anlasılması için dikkat
olunması önemli haizdir.
İnsanlığı kurtaracak mesajı taşıyanların tamamının ittifakıyla bizim
tarihimizde, en teessüf olunacak noktalardan birisi , tevhid mefhumunun tahrif
edilmiş olmasındaki facia olmalıdır. Çünkü, bu tahrif, bütün ilahi dinlerin (
yani devletlerin ) en asli muhtevasını hedef almıştır. " En asli muhteva
diyoruz. " Zira baştanbaşa bütün tarihi boyunca, zulme uğrayan halklara kurtuluş
müjdesi götüren, insanlığı felaha ( huzur ve refaha ) erdirecek diğer bir
antenatif gösterilemez, " tevhid " akıdesinden gayrı...
Tarihteki bütün " bi'set'ler, " nübüvvet'ler, " bildiğimiz kadarıyla genel
olarak büyük değişiklikler meydana getirmiş ve insanların faydalanması
mustaz'aflar'ın ( yani ezilmiş ve köle fonksiyonlarındaki insanların ) kurtuluşu
için ; zülümlere, ayrılıklara, tecavüzlere karşı bir tavir sergilenmiştir...
Esasen " Erich Froom'un da dediği gibi bilgi'nin hedefleri kardeşlik sevgisi,
ızdırabın azalması, istiklal ve mes'uliyet hissesidir. ( Gerçi daha başka yüce
değerler de vardır ama, bir materyalist araştırmacının, bütün bunları idrak
etmesi beklemek olmaz. )
Bu hedeflerin herbirisi " tevhid " akidesi bilincinde hulasa edilmektedir. İlahi
Peygamberlerin hepsi de " tevhid " ibaresini hem bütün maksadlarını ifade eden
bir formül olarak sözkonusunu ettiler ; Bu akide'yi pratik hayat'a uyguladılar
veya uygulamaya konuluşun eşiğine kadar getirdiler.
Bizlerde bu bakımdan " tevhid " akıdesinin mutaeva ve sırrının anlamamış veya
tarif edilmiş olması veya sırf zihni bir mesele olarak, sathi şekilde elde
alınmış, doğrusu, daima sözkonusunu olan ve tahakkuku en zaruri gören hedeflerin
gerçekleşmesi için ; sadece " tevhid'i " dünya görüşüne inananlar değil ; sözünü
ettiğimiz hedeflerin gerçekleşmesi yol ve çarelerini aradığını iddia eden herkes
için teessüf edilecek bir haldır.
İslam güneşinin doğuşunda ki, kutuplaşmaları da , ancak tevhid konusunda ki, çok
önemli bir hakikakle aydınlatabiliriz.
O hakikat, " Lailaheillallah " tır. Bu ibarenin darbesi ilk olarak, toplum
hayatına musallat olmuş, kuvvet- kudret sahiplerine yönelikti...ki esasen, "
tevhid " akidesine karşı ilk " husumet cephesi'ni oluşturanlar da onlardır.
Esasen denilenbilir ki, bir fikir ve bir harekete karşı gösterilen hasmane,
düşmanca aksulameller, tepkiler içtima yönlenişleri ve bu yönlenişlerin
tesirlerinin, izlerinin derinliği ; bu " hareket'in düşmanlarının çehresini,
onların sosyal dünya içinde işgal ettikleri kesimi mütalaa etmenin yanında, bu
tepkilere uğrayan " hareket'in içtima " yönlenişini, onun dayandığı sosyal
kesimi tanımak şeklinde nitelemek de mümkündür. Keza, maruz kaldığı düşmanlığın
şiddetini ve ortaya çıkan yeni düşmanlıkların tepkilerini de, bir " hareket'in
derinliği ve tesiri için ölçü olarak almak olabilir."
Bu sebeple bir " İlahi davet'in doğru olarak anlaşılabilmesi için, itminan
verici yollardan birisi, bu " hareket'in, bu davet'in tarafdarlar cephesi'ni
tedkik ise ; diğeri de ; " düşman cephe'nin tedkiki'tir."
İlahi dinlerin ( devletleşmede ) karşı bir düşman cephe oluşturup, onlarla
savaşta hiç bir çabayı esirgemiyenlerin bir toplumda ki, kuvvet- ve kudret
sahibi olan kesim olduğunu müşahade ettiğimizde, şunu da hemen idrak edebiliriz
ki ; dinin ve dini devletlemşme hareketlerin tabiatında, bu kuvvet- kudret
sahiplerine, bu mütegallib'e zorba sınıfına karşı sistemli bir muhalefet fikri
ve hareketi de var olmuş ve varlığını var olarak sayacaktır. Ve esasen o
zorbaların , kaba kuvvet'e dayanarak varlıklarını korumaları onları, ve sosyal
gruplarını, diğerlerinden ayıran aslı özelliği teşkil etmektedirler.
O halde, biz de " tevhid akidesi'ni " bu bakış açısından ; cemiyet hayatına
tahakküm eden, " zorba usullerle hakim olan güçlere karşı hücuma geçmiş olması
açısından derinlemesine bir incelemeye tabi tutacak olsak ; o zaman daha açık
olarak anlarız ki , " tevhid akidesi " , sadece, fikri, felsefi, zihni tellaki
olmayıp ; insan ve cihan konusunda , başlı başına bir içtimai iktisadi ve
siyasi, " bütün " bir sistem'e ele almış olabiliriz.
Gerek dini ( devletleşmede ), ve gerekse gayri dini ıstılahlar arasında ; "
tevhid " ıstılahı kadar derin manalar yüklü, inkılapçı müsbet yönde oluşlara
vesile olacak çapta, insanın içtimai hayatı ve tarihi açısından gerekli muhtelif
" eb'adları " kuşatan bir değer ıstılah bulmak mümküm değildir. Tarih boyunca
bütün ilahi davetler, ve bütün ilahi devletleşme hareketler, " Allah'tan başka
ilah olmadığı, uluhiyet yalnız O'nun tekelinde " bulunduğu esasını açıklıyarak
yola çıkmışlardır.
Tevhid'in mutevasını çeşitli muhtelif yönlerden, Kur'an'ın ayetleriyle kısaca
şöyle özetleyebiliriz :
A-- Umumi bir dünya görüşü açınsından " tevhid " :
Böyle bir değerlendirmede, tevhid bütün cihanın " vahdeti'ni " , birliğini ,
bütünlüğün her parça ve unsurun bu bütünü ait olduğu manasını taşır... Zira
yaratılış ilgileri itibariyle hepsi de birdir, ve herşey tek bir mebde'de tek
bir menşe'e dayanır... " İllahi " veya " yaratıcı " olduğu iddia olunan çeşitli
" tanrı'ların, yaratılış ve mükevvenatın nizamında herhangi bir roller de
yoktur." Çünkü , mükevvnatta ki, " unsur'ların " parça'ların " her biri tek "
vahid ", tek ve " külli bir bütün " meydana getirmekte ve tek bir yöne doğru
yönlendirilmiş bulunmaktadır.
" Rahman ( olan Allah )'ın yaratmasında bir düzensizlik, bir ahenksizlik
bulamazsın ! " ( el' mülk Suresi : ayet 3. )
" Allah'ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve
belirli bir zaman bir süre için yarattığını düşünmezler mi ? ( bunda ilim
adamlarının ve felsefecilerin düşünmesinde büyük bir yarar vardır ? ( Rûm Suresi
: ayet 8. )
Bu bakış açısıyla, hareket halinde ki, bu mükevvnat ( yani kainat ) , birbirine
zincirle bağlı halkalar misali bir kervan gibidirler. İrili- ufaklı bütn "
cüz'ler" parça parçalar bir tezgah'ın iş ve çalışması hedefine yöneliktirler ;
her şey, bu mütazam organizmanın, ve bu sistemin bütünü içinde, kendine ayrılan
işi küsürsuz olarakta görmektedir,ve her şey ancak bu " bütün" içinde kendi
manasını bulmakta ve ancak bu bütün içinde kendi vazivesini ifa etmektedir (
yalnız insan oğlunun Allah'a verdiği sözün dışına çıkmaktan başka bir şey
yapmamıştırca sına bir de Allah'ın peygamberlerini ve Peygamberlerinin
evlatlarını ve torunlarını katletmektende geri kalmamışlardır. Bunların
örnekleri İslam Peygamber ( s.a.v. )'ın vefatlarından hemen sonra ilk şehidi Hz:
Fatımat'üz Zehra ( a.s. ) olmuştur. Ondan sonrada onun ve eşi ve çocukları katl
edilmişlerdir. ) O halde bütün bu seyr-i tekamül, bu gelişme çizgisi, diğer
unsurların iş ve tekamül ettirici yardımına muhtaçtır, ve bu " bütün " içinde
her şey, lüzumlu bir araçtır. Böyle olunca da, bunlardan herhangi birinde
meydana gelecek herhangi bir duraklama, hattâ iş yapmaz hale geliş, inhiraf ;
bütün bir sistemn saf dışı olamsına , bozulmasına, inhirafına vesile olur. Bu
manevi ve derin bağdır ki, her zerre'yi diğerlerine bağlamaktadır.
Yaratılışın hesaplı ve hedefli oluşu ; mükevvenatın ( yani kainatın gök kubbesi
) hesaplı bir disiplin altında bulunuşu, mana aleminin ve ruh'un varlığı, bütün
bunların herbirinde, her bir
cüz'ün varlığında bir " ruh ve mananın varlığı, hakim ( hikmet sahibi ) bir
yaratıcının varlığını gösteriyor... Öyleyse, bu varlıkğın aslında da bir hikmet
vardır. Esasen bu hikmet, bir çok cüz'de aleni'dir. Ve bir gaye, yön ve hedef'i
de vardır...
" Biz gökleri, ve yeri ve ikisinin arasındakileri ( insanlar bunu eğlence ve
fühuş yapsınlar diye ! ) yaratmadık ! " ( En-biya Suresi : 16.ci ayet ).
Mükevvenat, bu görüş açısından değerlendirdiğinde, bir saçmalık değildir.
Tersine, belirli bir hedefe varması için yapılıp, devreye sokulmuş bir
makinedir, adeta... O'nun maksadı konusunda sual sorulabilir, ama aslı hakkında
hayır ! öyle bir şiir zımnen söylemiştir ; o halde, mazmununu anlamak için çok
dikkatli tedbirli, olmak gerekir... Ancak hiç bir zaman onu, tesadufi bir
hareket olarak nitelemek mümkün olamaz ! Bundan da öte, unsurlar aleminde ki,
bütün eşyanın Allah'ın kudreti karşısında eğildikleri de bir vakiadır ve bu
alemde hiç bir şey başıboş değildir, varlık aleminin kanunları ilerletici bir
hareketle yönlendirilir ver birisi, Allah'ın iradesine kesin kes bağlıdır.
" Gökler de ve yerde olan her şey, Rahman'a başeğmiş kul olarak gelmekten
müstesna değildir. ( yani hiç bir şey Allah'ın haberinin dışında
yaratılmamıştır. ) " Meryem Suresi : 93. cü ayet ).
" Doğrusu ; göklerde ve yerde olan her ne varsa O'nundur. Hepsi O'na boyun
eğmiştir." ( el- Bakara Suresi : 116.ci ayet ).
" Onlar, allah'ı gereği gibi idrak edemediler. Bütün yeryüzü, kiyamek günü O'nun
avucunda'dır ; gökler O'nun kudretiyle dirilmiş olacaktır. O, putperestlerin (
yani kendi devletlerinin yönetini faşist ve zalim idareciler tarafından
tagutlaştırmaya çalışanlar ve yaşıyanlar ) müşriklerin ortak koşmalarından yüce
ve münezzehtir..." ( ez. Zümer Suresi : 67.ci ayet ).
B-- ) İnsan konusunda hüküm vermek ve araştırmalar yapmak açısından, " Tevhid "
:
Tevhid, bu durumda da, insanların Allah'la olan irtibatlarında tek bir bütün
olduğu " vadet'i manasına " gelir. Allah, bütün insanların mabududur, rabbi'dir,
Hiç kimse, sırf insan tabiatında yaradılmış olduğundan dolayı, Allah'la özel bir
irtibatının olduğunu iddia edemez. Hiç kimse kendini O'na nisbele eş değer
tutamaz. O, tek bir millet'in veya kavmin, kabilenin ilahi'ı tanrısı değil ki,
bazılarını diğerlerine karşı gururlanmaya vesile olacak şekilde üstünlüklerle
yaratmış olsun ! Herkes, O'nun karşısında aynıdır ve aynı hakka sahibtir. Allah
huzurunda tek imtiyaz, Allah yoluna bağlılıkta gösterilen gayrettir Herkes,
insanların hayır ve salâhı yolunda, insanın yücelltilmesi uğrunda en itminan
verici program olan nizama göre çalışmak suretiyle, sözü edilen imtiyaza
ulaşabilir.
" Dediler ki : Allah oğul edindi. Ama o, bu söylenenlerden münezzehtir. Yerde ve
göklerde olan herşey O'nundur. Herşey O'nun emirlerine itaat eder ve O'na teslim
olmak zorundadır." ( Bakara Suresi : 117.ci ayet meali. )
" O halde kim, mü'min olarak salih amellerden bir amel işlerse, onun yaptığı
makbul olur. Muhakka biz onun işini de amel defterine yazarız. " ( Enbiya Suresi
: 94.cü ayet. )
" Ey insanlar , sizi bir erkekle bir kadından yarattık, sizi soylara ve
kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasız. Bilin ki, Allah katında en iyiniz,
takvaca en yüksek olanınızdır." ( Hucûrat Suresi : 13.cü ayet meali. )
Tevhid'in insanların yaratılış itibarıyle aynı mahiyet ve unsurlardan oluştuğunu
belirtmek manasında " vadet " manasına kullanılması da sözkonusu... insaniyet
tek bir unsur teşkil etmektedir. Bu husus bütün insanlar için sözkonusu...
İnsanlar yaratılış itibarıyle muhtelif sosyal sınıflar veya çeşitli tanrıların
farklı yarattığı kimseler değildir... Bu sebeple onların yaradılış maya ve
cevheri arasında bir farklılık yoktur... Ancak böyle bir yaradılış ve cevher
farklılığı olsaydı, o zaman onlar arasında bir sınıf, birinden diğerine geçiş
yasağı da olurdu ve bunu da tabii karşılamak gerekirdi. Elbette o zaman da, "
aşağı sınıfların tanrıs ı" veya " kuvvetlilerin tanrısı " , " zayıfların tanrısı
" gibi ayırımlar da kaçınılmaz olarak " üstün sınıfların tanrısı "
sözkonusu olurdu. Tevhid akidesinde ise, bütün herşeyin tek bir yaratıcısı
vardır, " ilahi " tektir ve herşeyin öz cevheri de tektir."
" Ey insanlar ! rabbinizden sakınınız ; ki, o sizi tek bir " nefis'den " bir tek
bedenden yaratmıştır." ( en- Nisa Suresi : 1.ci ayet meali ).
" Tevhid'de ; insanların, bir diğerinin , eşit olduğu, yükselme imkanı ve
tekâmul açısından bir ayniyet bulunduğu manası da vardır. Çünkü insanlar aynı
maddi cevher'e sahiptirler. Bu cevher, bu maya, ancak ilahi hikmetin elindendir.
Ve O'ndan gayri hiç bir güç, bu cevheri, bu özü sırat-ı mustekim'e yücelmeye,
tekamüle sevkedemez. Bunun için ilahi davet, umumi'dir, herkese şamildir ; özel
bir şahsa, veya kavme veya sosyal kesime mahsus değildir. Gerçi farklı şartlar,
farklı tesirler sözkonusudur ama bunlar insan-i hiç bir zaman meleklik veya
şeytanlığa yönelişte iradesiz bırakmaz, bu farklı şart ve tesirler insanın
değişmesine, başka terekilerde bulunmasına engel de değildirler.
" Biz Seni bütün insanlar için gönderdik ( sadece belirli bir grup veya bir ırk
ve millet için değil...) " ( Sebe Suresi : 28.ci ayet meali. )
" Biz Seni insanlara ( Peygamber ) devlet adamı olarak gönderdik. )" ( en- Nisa
Suresi : 79.cü ayet meali ).
" Ey insanlar ; size, Rabbinizden burhanlara Peygamber geldi ve size ap-açık bir
nur indirdik. Allah'a iman edip de O'na ( şeriatıne ve devlet kanunlarını ve
Peygamberinin devlet adamlığana ) sarılasınız. Allah , kendi katından bir rahmet
ve lütuf için koyacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir. )" (
en' Nisa Suresi : 174- 175.ci ayetleri meali . )
Tevhid'de ; Tüm insanların, esaret ve özgürlük zincirinden kurtulması ve
Allah'dan gayri hiç bir şeye kul olmaması, diğer diğer bir deyimle yalnızca "
Allah'a kul olması manası " vardır. Çeşitli yollarla , Allah'den gayrisinin
hakimiyetinin altına girip, fikri, sosyal, kültürel, siyasi , iktisade vs.
Esaretlerin kahredici çemberine düşmüş veya teslim olmuş olan insanlar, tevhid
mefhununda var olan " ibadet'in " manasını derinlemesine idrak ettikler
takdirde, kullara kulluk etmeninin pençesinden kendilerini nasıl kurtarırlar ve
ancak Allah'a yönelip ona tutunulabileceğini kavrarlar. " Tevhid " insanı yalnız
" Allah'a kul " olmaya yönelterek ; Allah'ın hakimiyetine karşı oluşturulmuş
istenen her türlü rejimlerin, etkenlerin , insanların ve tahakkümü altında
yaşamaktan kurtarır.
O halde " tevhid " yalnızca Allah'ın hakimiyetini kabullenmek ve Allah'ın
hakimiyetinden gayri her idare şeklinin ve sultacıların, hakimyet idiasında
bulunan gücü, hangi kılıf ve görüntü altında olursa olsun redetmek manasını yani
özgürlük taşıyor içinde...
" Hakimyet ancak Allah'ındır ; O, size , O'ndan yani ( kendisinden ) gayrisine
ibadet etmemenizi emrediyor ; dosdoğru din ( yani gerçek devlet şeklide budur. )
! " ( Yûsuf Suresi : 40.ci ayet meali ).
" Rabbin ( senin terbiye edicin ), kesin olarak şunu emretti : " Kendisinden
gayri kimseye kulluk etmeyin ! " ( el' İsra. 23.cü ayet meali. )
" Tevhid'de , insan'ı aziz bilmek, ona değer vermek manası da vardır. İnsan,
sahib olduğu iftihar verici değerleri ve unsurlar itibariyle, Allah'dan gayri,
kendisini zelil ve esir eden her şeyden çok çok azizdir, değerlidir. Yalnızca O,
mutlak kemal' ve mutlak güzelliğin sahibidir ki, insan'ın sadece O'nu meth'ü
sena etmesini ve yalnız O'na yalvarmasını gerektirir, ki bu yüceliş, bu tâzin
değer ; O'nun zâtında varolan ve kendinden ayrılamaz bir özyüceliğe idrak
olunduğunun insan tarafından ikrarı'ndan başka bir şey değildir.
İnsan-ı kendine kul ve medh'u sena edici, kendine yalvarış ve yakarışlarda,
şükredişlerde bulunucu durumuna getirmeye işte bu " Zat'ı " Müteâl'den yüceler
yücesinden gayri hiç kimse ve hiç bir şey hak saahibi değildir. Ama, insan'ın
kafâ, kalb ve bedenine musallat olan nice canlı veya cansız mevhum veya mucessem
putlar vardır ki, bunlar kendilerini " insan " hayatının vazgeçilmez unsurları
gibi telakki ve " empoze " etmişler ve " insan " hayatı üzerinde yalnızca
Allah'a ait olan hakimiyet hakkını bile gasbetmişlerdir. Bu çirkin ve gaasıb
varlıklar ( veya mevhum tehakkiler ) insa-ı, fıtratında var olan ulvi esenlik ve
pâklıktan aşağı çekmişler, ve onu süfhi derecelere indirmişler, onu kötülüklere,
zilletlere gark etmişlerdir. İşte bunun içindir ki
insan tevhid akidesie tutunmak suretiyle sahib olduğu yüksek rütbesine erişmeli,
taşıdığı " şeref-i mahlugat sıfatına liyakatını " tekrar ispatlamalı ve
kendisini alçaltan her şeyi terketmeli, onlara kulluk etmek utanç ve lekesini
kendi varlığından kazmalıdır... İnsan'ın bu sahada başarıya ulaşması için ancak
" tevhid akidesi'ne tutunması " gerekir. Hiç bir beşeri ve materyalist görüş
insan'ın asalet, seçkinlik ve yüceliğini " tevhid akidesi'nin " yaptığı derecede
zarif ve derin bir şekilde sözkonusu edeme, programlayamaz.
" Artık, kaçının putlar tapma pisliğinden ve kaçının yalan sözden... Allah'ı bir
tanıyın ve O'na şirk ve ortaklık koşmayın, Her kim, Allah'a şirk ve ortaklık ve
O'nun idareciliğine koşarsa adeta göklerden düşmüştür de, kuş kapmıştır, yahut
da rüzgar alıp, çok uzak bir yere süpürmüş ve atmıştır onu !..." ( el' Hacc
Suresi : 30-- 31.ci ayetler meali. )
" ( Allah'a iman ettikten sonra ), Allah'la birlikte bir başka ilah mabud tanıma
artık !... Aksi halde, suçlanmış, yardımdan mahrum ve sığınacak bir yeri
olmaksızın ; ( insani hasletlerinden uzak ) kalırsın." ( el' İsra Suresi : 22.ci
âyet meali. )
" ( Allah'a iman ettiktn sonra ) Allah'la birlikte bir başka ilah, bir başka
mabud tanıma artık !... Yoksa, suçlanmış lanetlenmiş, reddedilip koğulmuş bir
halde şeytanla arkadaş olup Cehennm'e atılırsın." ( el' İsra Suresi : 39.cü ayet
meali . )
" Tevid, insan varlığının hakimyet ve hayatının vahdet'i , birliği insan
özgürlğü ; tek'liği manasına da gelir."
İnsan hayatı, " zihin ve tasavvur " ile vakia'dan " gerçekten, tefekkür ve
fiil'den, amel'den müteşekkil terkiptir." Eğer bundan biri veya hepsi, Allah'ı
inkâr eden kuvvet veya kutupların tesirine girerse bu unsurlar arasında
çelişkiler başlar, ilahi yönlü tasavvur ve zihin faaliyeti Allah^ı inkaâr eden
bir " vakia" ile karşı karşıya gelir ; yahut da , Allah rızasına uygun bir "
vakia" , Allah'ı inkâr eden bir zihin faaliyeti ile yüzyüze gelir... Bu suretle,
insan hayatında " iki'lik belirir, Allah'a kulluğun yanında " şirk " de ortaya
çıkar. İnsan mıknatıslı bir sahada gibidir ; bir defa bile, tabii olan yerinden
karşı kutba yönelse ; bir titreşim ve dalgalanmanın, bir baş dönmesinin esiri
olur ve " sırat-ı müstakim'den,insan'ın yaratılış " gayasinden sapar, Allah'dan
uzaklaşır.
"... Yoksa, Kitab'ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz ?
Böyle yapanların varacakları yer, dünya'da alçakmaktan ibarettir ; Kıyamet
Gönü'nde de ise, onlar daha çetin, en çetin azablara uğratılacaklardır..." ( el'
Bakara Suresi : 85.ci ayet meali . )
" Tevhid ", İnsan'ın mükevvenatla ahenkli bir şekilde yaratıldığı ve bu tabii
çevreyle uyumlu bir hayat yaşama manasına da gelir. Bu muazzam ve sonsuz
mükevvenat "etken" ve " edilgen " ( faal ve münfail ), sayısız yaratılış
kaunlarının bir sergi yeri, bir yaradılış meydanıdır. Bu mükevvenatta, bu
yaradılış kanunlarının etki alanı içinde olabilecek en küçük bir zerre bile
tasavvur olunamaz. Bu mükevvenat , bu yaradılış, kanun ve kaidelerindeki ahenk
sayesinde, ölçülü ve birbiriyle uyumlu bir " varlık âlemi " olarak şekilleniyor.
İnsan da bu muazzam mecmua'nın bir " cüz'üdür" ve kendine mahsus özel kanunlarla
birlikte, bu muazzam " mecmua'yı yönlendiren umumi kanunların da tesir"
sahasındadır. Bu sebeplei varlık âlemini tanzim eden kanun ve kaideler
aracılığıyla, diğer varlıklar da ahenkli, mütenasib bir varlık manzarası
göstermektedir. Ancak ; tabii ve futri hatları üzerinde tam bir itaat, terci
etme ve irade gücüne de sahiptir.
O bu güç ile, fıtrı ve tabii yolu seçebilir... Elbette seçemiyebilir de ! ... O
zaman da , insan için tabii ve fıtri olan yaşayış çigisinden sapmış olur...
"... Dileyen inansın, dilemeyen inanmasın ! " ( Kehf Suresi : 29.cü ayet meali
).
Tevhid akidesi, insanı tabii ve fıtri olan yaşayışa ulaştırarak, onun bütün
mükevvenat ile aynı hedef doğrultusunda hareket etmesini sağlıyor ; onu,
mükevvenatın en asil unsurlarından birisi olarak amel ve emeğiyle varlıklar
âlemi içinde ifa etmesi fonksiyona yöneltiyor, böylece onun varlığında âlemle,
mutlak bir birlik meydana geliyor...
"... Artık, Allah'ın dininden ( yani devletleşme şeklinden ) başka şey mi
arıyorlar ? Göklerde ve yeryüzündekiler, ister kendi istekleriyle, ister zorla
O'na teslim olmuşlardır ; ve herşey, sonunda O'na döndürülecektir..." ( Âl-i
İmram Suresi : 83.cü ayet meali ).
"... Görmez misin ki ; Allah, göklerde ve yerde var olan her şeyin kendisine "
sec'de " ettiği bir mabud'dur... Güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve
insanların çoğu..." ( el' Hacc Suresi : 18.ci ayet. )
C-- ) Tevhid : İçtimai bir program açısından :
Tevhid akidesi dünya ve insan'ın mes'elelerinin çözümü için yapılacak planlama
ve çalışmalarda, müstakil ve kendi başına buyruk hareket etmek salahiyetini
Allah'dan gayri hiç kimseye tanımıyor. Çünkü İnsan'ın da, mükevvenatın da
yaratcısı ancak O'dur ve dünya hayatını tanzim etmek hakkı'da ancak O'na aittir.
İmkanlara ve ihtiyaçlara vakıf olan da o'dur. İnsan'ın, cisim ve ruhunda aklı
olan hazineleri kabliyetleri, enerjiler de, mükevvenatın sayısız enginliklerini
de, bunların miktar ve ölçüleriyle, ne işe yaşayacaklarını hakkıyla bilen de,
ancak O'dur.
O halde insan'ın yaşayış tarzını ve planını, bu mükevvenat içinde, ahenkli bir
şekilde programlayıp kanunlara bağlayacak ve insan için bir sosyal hayat nizamnı
tesis edecek olan da, ancak Allah'dır. Bu hakkın yalnızca Allah'a mahsus olması
O'nun yaratıcılığının , O'nun ulüiyetinin tabii ve mantıki neticesidir. Öyleyse,
bu hakka, başkaları tarafından yapılan her müdahele, insan'ın hayatını tanzimde,
Allah'ın iradesinden ayrı olarak bir hat, bir program bir kanun yapmaya
sahliyetli olduğunu iddia eden her " şey ", gerçekte Allah'ın hakimiyet hakkına
el uzatış ulûhiyyet ( ilahlık ) taslanış olacağından dolayı ; şirk'tir !...
" Hayır !... Rabbına yemin olsun !... Benim hadlerime ( irademin sınırlarına )
yaklaşmasınlar !... Onlar, hayatlarında ki, ihtilafları gidermek için Sen'i (
burada hitap, edilen peygamber'edir... ) hakem olarak belirleyip, verdiğin hükmü
gönüllerinde bir darlık, bir sıkıntı meydana gelmeksizin kabullenmedikçe, Sen'in
hükmüne teslim olmadıkça gerçekten iman etmiş sayılmazlar !..." ( en ' Nisa
Suresi : 65.ci ayet meali . )
" Allah ve Resulü'nün hüküm verdiği bir konuda, mü'min erkek ve kadınların,
kendi işlerinden dolayı Allah ve Resulü'nün hükmünü dinlemezse, şüphesiz ki açık
bir dealelt'e düşer ! " Ahzab Suresi : 36. ci aye ).
Acaba müslümanlar bu mubarek ayetin anlamını anlamıyorlarda Ömer b. Hatab'ın
kendisinin peygamber'e karşı gelerek senin sünnettine ihtitacımız yoktur ?
Allah'ın kitab-ı Kur'an bize yeterlidir, deyip kendi isteğiyle birinci halifeye
" Ebu Bekir'i seçip, Peygamberin evini ateşe verip peygamber ( s.a.v. )'ın kızı
olan Hz. Fatımat'üz Zehra'yi şehid ediyor.
İnsan'ın ferdi ve sosyal hayatına etmek, insan ve toplum hayatının idarecisi
olmak hakkı, ancak hükmüne göre şekillenir... İnsan'ın insanı Allah'ın hükmüme
aykırı olarak hükmetmesi, insan'ın insan-ı Allah'ın hükmüne aykırı olarak
velayeti altında bulundurması ( bir aşikâr haktan kaynaklanmıyor veya Allah'a
karşı mes'uliyet duydusu taşımıyorsa ) zulüm, tuğyan ( yani isyan ) ve tecavüzü
beraberinde getirir. İslam camiasının işlerini idare etmek hakkı, bunu ancak,
bir üstün kudret ki, bu üstün kudret Allah'tır adına üstlenmekle caiz olabilir.
( Bu temel esasına göre kurulan bir idarecilikte bir ferd veya bir heyet'in
salahiyetleri'nin belirlenmesi de, yine kaide içinde olur. )
"... ( İntikam alıcıların cezalandırıcıların en kudretlisi olan Allah'ın ) celal
hakkı için... O'nun yarattıklarından hiçbir şey, O'nun hükmü dışında kalıp,
hesaptan kurtulmak gücüne kavuşamıyacaktır ! " ( Sebe Suresi 3.cü ayet meali )
" Eğer, O peygamberler , bazı sözler uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı,
Bize, O'nun da kuvvetle yakalar ve O'ndan intikam alırdık. Ve sonra da muhakkak,
O'nun kalb damarlarını keserdik ( boynunu vururduk ). ( Hakka Suresi : 44.cü
ayet meali . )
Kendi görevlendirdiği peygamber'e bile tanınmayan bu hak, nasıl olur da , bir
millet'e bir ekseriyet'e veya Ömer b. Hattab'a , bir partiye , seçkinlere,
eşraf'a devredilebilir ? Bunun sonuncunda ne ve nasıl olacağınıda biraz düşünmek
gerekmezmi acaba ? Ve onların, insanları kandırıp, sırtlarına binmesine " hak "
nazarıyla bakılabilir ? Nasıl olur da, bu kişi veya heyetlerin , Allah'ın
hakimiyetine şerik, ortak oldukları düşünebilir ? Peygamber ( s.a.v. )'ın devlet
başkanlarına ve kara kuvvet komutanlığına getirmiş olduğu Selman Farisi ve Usame
b. Zeyd gibi Hazretlerinin görevden nasıl alına bilinir. Bunları Ehl-i Sünnet
vel cemaat alimlerine sormak lazım değilmi , 1422 yıldan beri söyledikleri
yalanlar henüz
tamam olmadımı ? Acaba bunlar ve bunlara uyanlar Allah'a ve Allah'ın Peygamber (
s.a.v. )'me hesap vermiyecekler mi ?
Bütün bunlardan sonra eğer mes'eleye biraz derinlemesine bakılacak olunursa
görülecektir ki ;
İnsan'ın selâmet üzere yaşayabilmesi, hayatın bütün birimlerinin, bütün
unsurlarının tek bir nokta da odaklaşması, birbiriyle ahenkli olması lazımdır ve
bunun için de işlerin tek bir mutlak üstün kudretin inhisarında bulunmasi icab
eder ki, böyle bir mutlak- üstün kudret vardır ve bu mükevvenatı ve insan'ı
yaratan , Allah'dan gayrisi değilidir.
O halde, insan'ın idaresi, ona hüküm edilmesi de Allah'a mahsus bir haktır ve bu
hak, Allah'ın nasbettikleri aracılığıyla yerine getirilir. Bu ilahi tayine, bu
ilahi nasba lâyık olanların ilahi akide nizamında, bir takım özellikleri,
nitelikleri belirlenmiş sıfatları vardır, ve onlar, ilahi hükümet nizamının
kurulmasında, korunmasında ve ilahi hükümlerin icrasında en liyakatli
olanlardır.
" De ki : gökleri ve yeri yaratan Allah'dan başkasını mı dost edineyim ? Ve O
rızık veriyor, yediriyor ve yedirmekten beslenmekten münezzeh bulunuyor..." De
ki : Bana İslam-ı kabul edenlerin ilki olmam, ve asla müşriklerden olmamam
emredildi. " ( al- an' âm Suresi : 14 . cü ayet meali )
" Sizin veliniz ve idarecisiniz ancak Allah ve Peygamberi ile bir de iman
edenlerdir ki, onlar namaz kılıp rükna gidenler ve zekat verirler..." ( Maide
55.ci ayet meali ) Bu ayetin anlamıda Allah'tan ve Peygamberi Resul'i Ekrem (
s.a.v. )'den sonra da rük'ü eden ve zekat veren tek kişi ise İmam Ali ( a.s.
)'dır. Bu konu hakkında geniş ve detaylı bilgi belgeleriyle ispatlanacaktır.
" De ki ; insanların Rabbi'ne sığınırım... İnsanların melikine ... İnsanların
ilah'ına..." ( al- Nâs Suresi : 1-2-3- .cü ayetler meali )
Tevhid akidesinin bir diğer manası da şu ki, bu mefhum, bütün nimet ve
zenginliklerin, bütün mevcudatın malikyet hakkını en mutlak ve asıl manasıyla ,
Allah'a tahsiz eder. O'ndan gayri hiç kimse, re'sen doğrudan doğruya hiç bir
şeyin maliki ve sahibi olamaz. İnsanın elindede ki, her şey, ondan faydalanmak
ve ilerlemek ve yükselmekte yardımından istifade etmek üzere bir emanettir.
İnsan mükevvenatın sonsuz varlık ve unsurunun emek veya fonksiyonlarının
semeresi olan herşey, gelişi güzel harcamak, yok etmek hakkına sahib değildir ve
onlardan, yükselmeye, tekamül aykırı şekilde istifade edemez. Her bir şey, her
ne kadar insan elinde olsa bile, bütün bunlar ona Allah'ın bir lütfudur... O
halde, onlardan Allah'ın belirlediği sınırlar içinde istifade etmelidir. Bu
hususa riayet ettiği takdirde, gerçekten, kendi tabii ve asil yoluna kendisi
için yaratılmış olan yola uygun hareket etmiş olur ve bu nimetlerden bundan
gayri yollar için istifade ederse, kendi tabiatından da sapmaya uğramış olur ;
bu ise, fesad'dan başka bir şey değildir, insan'ın , bu ilahi nimetleri
rengarenk âlemin'de ifa etmekle mükellef olduğu rol bu nimetlerden doğru şekilde
istifade etmektir, faydalanmaktır, elbette önce geliştirip olgunlaştırmak
şartıyla bu mümkün'dür...
"... De ki : Arz ve O'nun üzerin de olanlar kimindir, eğer idrak ediyorsanız ?
Diyeceklerdir ki : Allah'ındır... sen de de ki : " O halde niçin kendinize
gelmezsiniz ? " ( Mü'minûn Suresi : 84- ve 85 .ci ayetler meali )
" Allah, o yaratıcıdır ki, yerden olan her şeyi sizin için halketti..." ( el
Bakara Suresi : 29.cü ayet meali )
" Allah'a kulluk edin, çünkü sizin O'dan gayri bir mabudunuz, ilahınız yoktur. O
sizi arzdan halketti ve arz'ı ima'ra memur kıldı !.." ( Hûd. Suresi : 61. ci
ayet meali )
" Allah'a ahidde bulunup bağlandıktan sonra, bu ahidlerini bozanların ve
Allah'ın bağlanmasını emrettiği bağları koparanların ve yeryüzünü fesadea
verenlerin nasibi Allah'ın lanetine uğramaktan başka bir şey olmaz. " ( Ra'd
Suresi : 25.ci ayet meali )
Tevhid mefhunu ve akidesi, insanları, cihanın nimetleri konusunda " Hakk "
anlayışıyla birlikte tanıyor :
İmkan ve fırsatlar, insan'ın ihtiyarına eşit ve herkes için olacak şekilde
konulmuştur. Ta ki, herkes bu imkan ve fırsatlardan, en yaygın ve ihtiyacını
karşılayacak şekilde ve sarfettiği emeğe
göre nasibini alacaktır. Mükevvenatta hiçbir şey, belli bir ırk'a, coğrafya'ay,
zaman kesimine, ve hatta ideoloji'ye mahsus değildir. Herkes, iradesini
kullanarak, cihanın her türlü nimetlerinden istifade edebilir.
" yeryüzünde olan herşeyi sizler için ( yani bütün insanlar için ; küçük bir
grup için değil tüm varlıklar için ) yaratmıştır. " ( Bakara Suresi : 29 . cü
ayet meali )
" Hatyvanlar da yaratmıştır, onlarda sizi ısıtacak şeyler ve bir çok faydalar
vardır, onların etlerini de yemedesiniz... Onları getirirken de, götürürken de
zevk alırsınız... Ve yüklerinizi taşırlar... (... ) Size semadan su indiren,
O'dur. Ondan içersiniz, hayvavlarınızı otlattığınız bitkiler de ondan biter...
Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü üzümü
yetiştirir... Yeryüzünde renga renk şeyleri de sizin için yaratmıştır... (... )
"( Nahl Suresi : 5- 6- 7- 10- 11- 13 .cü ayetler meali . )
" Binek olarak kullanmanız ve etlerini yemeniz için hayvanları size faydalı
olarak yaratan, Allah'tır . " ( Ğafir Suresi : 79 . cü ayet meali ).
Ve yine Nahl süresini başında alınıp birbirine bağlamalı sunulan yukardaki
ayetlerde de, hep insan'a hitab edidilği görülür, insanların tamamına ; yani her
hangi bir ırk veya soya değil'dir.
Bütün bu söylenenler, " tevhid mehhumu ve akidesi'nin son derece zengin, çok
yönlü ve derin olan muhtevasından bir kaç söz ..." Bu kısa işaretlerle bile,
denilebilir ki ; " tevhid " mefhum ve akidesi yalnızca bir zihni, fikri veya
hikmeti nazariye olmayıp, kulli ( yani her şey ) bir hayat telakkisidir.
Bazılarının zannettiği, gibi hayata, hayatın mes'ellerine yaklaşmayan, insan'ın
problemleriyle meşgul olmayan, onu yönlendirmeyen, onun çalışmalarına ve
davranışlarına karışmayan ilim'dışı bir telakki değildir, kendine özgü, nev'i
münhasır, bir sistemdir. İnsan'ı cihan'ı insan'ın diğer insanlarla ve diğer
yaratıklarla ve bütün mükevvenatla ilişkisini tanzim eder. Tevhid akidesi ,
tarihle , insanların ve istidatlarıyla, ihtiyaclarıyla, istikametleriyle,
ilerleme ve yükselmeleriyle ilgili her konunuda temel kaideleri koyar. İçtimayi
hayatı tanzim eden br sistem olarak, insan toplumunun olgunlaşması yolunda
tevhidi bir macianın bünyesine göre asli sınırlar içinde uygun, kolay ve
süre'atli yolları işaret eder ; hem hulâsa ve ruh olarak ve hem kalıb olarak.
Binaenaleyh, her nerede, cahili ve taagut'i toplum varsa ( yani ya halkın
bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veyahut da onların doru ve olgun
insan!ı değerlerine galibe çalarak bir sistem kurulmuşsa ) tevhid akidesi o
toplumu temelden değiştirecek planlar sunuyor ; olgunlaşmamış ve hasta ruhlara
bakatlıkta olan sosyal bünyelere bir tufan mahiyetinde esiyor ; o sosyal bünyede
ki, ruhsuzlukları, menfilikleri keşip atan bir hançer oluyor, içtimai ve
iktisadi bünyeyi şeklen de ruhen de değiştiren, insan'ı ahlâk'ı değerlere
ulaştıran, sözün özünü ifade eden ; bir güç olarak ; insan'a ve içtimai hayata
musallat olmuş olan güçlere karşı hücuma geçen, ve bu yöndeki mücadeleleri
olgunlaştıran, besleyen, yeni ufuklar sunan bir zengin kaynak oluşturuyor. O
halde "tevhid " , sırf nazari konularda sınırlı bir fiil değeri olan yeni bir
cevab değil ; kendi fıtratinden, tabiatından uzaklaşmış olan insan için yepyeni
bir dünyadır , yepyeni bir hayat yoludur. Sadece zihni ve nazari bir dayanak
değil ; amelen rıza olunmalı ve yaşamak için plan proğram sunan bir akide
gibi...
Tevhid akidesini bu şekilde ele alırsak, inanıyorum ki, bu akide , dinin ( yani
kurulan devletin ) bütün temellerinin üzerine bina edildiği asli maya'yı
oluşturmaktadır. Esasen, tevhid akidesi yalnızca, tabiat ötesi, metafizik
konularda izahlar getiren bir sistem olsaydı ; belki ahlâk'i ve irfan'i
konularda sözkonusu edilebilecek zarif bir tasavvur olmaktan öteye geçemez ve
böylece de " İslam-i yaşayış şekli " dediğimizde anlaşılması gereken muazzam
akidevi nizamın bir sosyal nizam olarak sözkonusu edilmesine vesile olamazdı.
Burda bu konuyuda unutmadan elbette şurasını da hatırlatarak hatırdan çıkarmamak
gerekir ki, tevhid akidesine ve Allah'a inanan niceleri, bu akide aşkı'nın aynı
almeli ve özellikle de içtimai boyutlarını etmekten gaafil olmuşlardır hayut da
bu boyutu da bu boyutları kasden görmezlikten gelmişlerdir. Ama, bu gibi
safdillerin yaşayışları ile ; " tevhid " akıde aşkı ilkesine inanmayanların
ufûneti taşlanmış ve şirk içindeki yaşayışları arasında fazla bir fark
olmamıştır...
İslam güneşinin doğduğu sırada, Mekke'de, ki Mekke, putperestliğin merkezi ve
ünlü Arab putlarının adeta başkentiydi. " İbrahim'in hanif " dinin ( devletinin
) taraftarları da
vardı. Ama, onların tefekküründe var olan " tevhid akide aşkı " kalbde ve zihin
de taşınan, bir akıdeydi ve en fazlasıyla da, bir ferdi davranış şeklinden,
ferdi bir amelden daha ileri bir mana ifade etmiyordu.
Bu yüzdendir ki, onların, o putperest toplumda en küçük bir fikri ve içtimai
tesirleri yoktu. O caahiliyye sapıklığında, o esef verici toplumda bu sözüyle "
müvahhid " ( tevhid ehli ) insanların hemen hemen hiç bir tesiri bulunmuyordu.
Putperestler ve bu sözde tevhid ehli olanlar bir arada, aynı muhitte yaşıyorlar
ve bunlar birbirlerini için bir tehlike, bir galie oluşturmuyorlardı. Çünkü bu
sözde tevhid ehli de o toplum düzeninin adetlerinin çirkinliklerinin
içindeydiler ; fikri nazari olarak " tevhid akidesi'ne bağlı olmaları, onları o
haysiyetsiz hayattan uzaklaştırmıyor ; bu "tevhid akidesi'nin o hayat'a, o
haysiyetsiz yaşayış tarzını, ferdi ve bilhasa da içtimai açıdan hiç bir özellik
yansıtamıyordu.
İşte büöle bir atmosferde, böyle içtimai yapı içind " İslam-i tevhid akide aşkı
" , özel bir yaşayış şeklini göstererek, bir hayat usâresi olarak, toplum bilm
selametini gösteren plan ve prıgramlara sahib olarak sahneye çıktı... Ve daha
ilk adımda kendi varlığını bir inkilabçı devrim daveti olarak inananların da ,
inkâr edenlerine de açıkça ortaya koymuş oldu.
Ve herkes anladı ki bu, yeni bir siyasi, iktisadi, içtimai, hukuk nizamın
davetidir ve halen de olduğu gibi, dünyadaki hiç bir sistemle uzlaşmaya
yaklaşmasıda mümkün değildir !...
" Efradın cami, ağyarını mâ'ni" !... ( kendi unsurlarının herbirini kuşatan, ve
kendidışından hiç bir şey kabullenmeyen, " bütün'cü bir akide aşkı " )...
Onu kabullenenler bu akideye öyle bir sarahatle açıklıkla ve âşikane bir şekilde
yöneldiler ki, ve bu yola başkoydular ki ; düşmanları da aynı şekilde ve en
vahşi usüllerle diş gösterdiler ve karşı koymalarını, mukavemetlerini hergün
artan bir şekilde sergilediler.
Bu tarihi vakia, bütün tarih dönemlerinde ortaya " tevhid akide aşkı
bağlılıkları iddiasıyla çıkan hareketlerin doğruluk ve eğriliklerini ölçmek için
bir örnek, bir ölçü olabilir." Her kim ki, " İslâm öncesi Mekke'sinde ki, gibi
bie tevhid akidesi'yle ortaya" çıkarsa, onların gerçekten de " tevhid "
akidesi'ne bağlı olduklarına inanmak zordur. Tevhid, bütün cihan'a kulli bir
barış getirecek boyutlarda olmalı, herkesi aynileştirmeli, Allah'a yönelmeli...
Yoksa, sadece zihinde kabullenilen, sadece kalbde yer tutan ama, ameli prtaik
hayatta yansımayan bir " tevhid akidesi ', ilahi peygamberlerin , elinden
sunulmuş olan " tevhid" değildir. Tabiidir ki, peygamberin davetindeki dinanizm,
öyle bir " tevhid " anlayışına yer vermez.
Böyle bir bakışla, " İslâm'ın yükseliş ve yayılması ile, sonraki dönemlerin "
gerileyen, infiali tepkici duruma uğrayan İslâmı " arasındaki farka, bunları
tanımanın sırrına da ulaşmış oluruz.
İslam Peygamber'i " tevhid akidesi'ni halkın önüne bir yol olarak koymuştu...
Ancak " sonraki dönemlerin İslâm'ı öyle nazariyeleri tartışma zeminine getirdi
ve öyle mücadeleler sözkonusu oldu ki, artık orada, Peygamber'in İslâm'ının
getirdiğinden ap ayrı, yeni bir dünya görüşü" yeni bir hareket teorisi yeni bir
yaşayış şekli sözkonusu idi. Tamamen peygamber ( s.a.v. )'ın sünnetinden
caydırıldığı ve Emevilerin sömürgeliğine bir zemin hazırlarcasına teslim edildi.
Artık, en ince kelâm tartışmaları yapılıyor, kelime oyunlarıyla vakit
dolduruluyordu ; tevhid artık bu olmuştu ! Artık, bir nizamın içtimai, iktisadi,
siyasi, hukukki bütün bünyesinin asli mihveri olan bir " tevhid akidesi aşkı "
yerine ; " kelâm tartışmaları " ile parlatılmış, bir güzel ve san'atkârane tablo
olarak bir sergide asılıp teşhir olunan " tevhid akidesi " gelmişti...
Sırf göstermelik, teşrifat gereği diye geliştirilmiş böyle bir hayat tarzından
ne beklenir ki ? Tekrar belirtmek gerekir ki, " tevhid akidesi ", ameli pratik
açıdan, içtimai hayat için , hem bir ruh ve hem de bir kalıp ve şekil ifade eder
. İslam'ın insan hayatı için getirdiği sistemin ancak " tevhid akidesi'nin
gölgesinde mümkün olabileceğini, İslam'ın ancak bu suretle kendine özgü bir
yaşayış tarzı olabileceğini, bilmek gerekir...
Keza, nazari açıdan da , " tevhid " öyle bir akidevi temeldir ki, üzerinde
yükselen nizamın kaynnaklanması, ona yönelmesi şarttir.
Bi izahlardan sonra, sözümüzün başına dönebiliriz ve mes'eleyi bu sohbetin
üzerine kurulduğu açıdan araştırmamızı genişletebiliriz...
Dedik ki : " Tevhid akidesi'ne karşı ilk savaş başlatanlar toplumun mütgallibe
taifesini, güçlü tabakasını oluşturanlar ve idareyi ellerinde bulunduranlardı.
Bu, şuna işaret etmektedir ki ; bu akidenin darbe vurduğu, zarar verdiği,
herkesten çok bu sosyal kesimdir, sosyal hayata musallat olmuş olanlardır,
toplumun güçlüleridir. ( Kur'an-ı kerim'in deyimiyle, " müstekbir " lerdir . )
Ve yine dedik ki ; "Tevhid davet " , bütün tarih devirleri boyunca, her ne zaman
içtimai hayata adım attıysa, derhal, kendisini bu tasallut sâhiblerine,
müstekbirlere karşı " hasım taraf " olarak ortaya koymuş ve bunun neticesi
olarak, toplum iki zıt kutbu arasında, iki çeşit zıt aksülamel tepki oluşmuştur
: Müstekbirler tarafından tecavüz, taruz ve inkâr... Mustaz'aflar tarafından
ise, temayül, kabul ve himaye...
Daha sonra, dedik ki, bu iki çeşit aksülamel, tepki, gerçekte " asil tevhid
akidesi'nin göstergesi haysiyetidir. Ve bütün zaman kesimleride, olduğu gibi
gelecekte de " tevhid akidesi " , gerçek mana ve şekliyle, dosdoğru sözkonusunu
edildiğinde, toplumda, sözünü ettiğimiz kutuplaşma, cepheleşme, ve mukabil tavır
alışlar, kaçınılmaz olarak ortaya çıkıverecek ; tıpkı geçmişte de olduğu gibi...
Burada, " tevhid akidesi'nin umumi yapısı ve muhtelif boyutlarından hangisi
hususun " müstekbir " kesiminin varlığıyla tezad teşkil ettiğini görmek gerekir.
Veya, suali şöyle soralım : Müstekbir ( yani idareci veya yönetici zalim olan )
sınıfı " tevhid akidesi'nin dünyaya bakış açıları için getirdiği hangi ölçüden
veya insan toplumu için tebliğ ettiği hangi çözüm yolundan zarar görmektedir de
; onunla böylesine kat'i ve amansız bir şekilde savaşmaktadır ?
" Müstekbir'in çehresini tanımak için ( Kur'an'daki pek çok hükümlerden yardım
alabiliriz. " ) " Müstekbir" ler Kur'an'da 40'dan fazla yerde zikredilmektedir
ki, bu ayetlerde, onların ruh'i ve içtimai özellikleriyle, makam ve menfaatlere
temayül ve tapınmaları sözkonusu edilmektedir :
Bunları umumi bir çerçeve içinde gözden geçirelim : Mâbud'u , " Lailaheillallah"
mefhumuna uygun olarak idrak etmek, hakimiyet ve malikiyet'in mutlak ve inhisari
manada yalnız Allah'a ait olduğuna inanmayı da gerektirir
Bu ibare, sırf, zihnen kavranılan bir mefhum ; teşrifat icabı söylenmiş bir söz
ve sınırlı bir hakimiyet midir, değil midir ?
"... Şüphe yok ki, onlara, " Lailaheillallah " ( Allahdan başka ilah yoktur )
dendiği zaman, ululanmaya, büyüklenmeye ( ki bunlar müstekbirler'e mahsus
hallerdir ) demeye başlarlardı..." ( es Saffaat Suresi : 35.ci ayet meali )
" Onlar fazilet ölçülerine başvurmaksızın da, kendilerini diğerlerinden büyük ve
üstün görüyorlar, kuvvet ve servetlerine göre oluşturdukları câhili ölçülere
sığınıyorlar : Yer yüzünde, haksız yere ululanmaya büyüklenmeye kalkıştılar ve "
bizden daha güçlü olan, kimdir ? " dediler ." ( Fussilet Suresi : 15. ci ayet
meali )
Bu baatıl tasavvurları yüzündendir ki, Allah'ın " yeni nizam getiren ve en doğru
ve en olgun ölçüleri belirleyen" ayetlerini inkâr ederlerdi :
" ... Ona ayetlerimiz okunduğunda, başını müstekbirane, kibirli bir şekilde
çevirir; sanki duymaz onu, sanki kulağında da ağırlık var ; ona, alem verici
azabı müjdele..." ( lokman Suresi : 7. ci ayet meali )
Nebi'nin davetini başka türlü göstermek için, inkâr ve yalanlamaya başvuranlar
ve bunu yaparken , " eğer bu söylenenler doğru olsaydı, biz onu herkesten daha
çabuk anlardık ! " bahanesine tutnurlar.
"...İnkârcılar, hakikati örtenler ( kaafir yani faşistler ), inananlara dediler
ki : eğer onların yolunda bir " hayır olsaydı, ( o davet doğru olsaydı ), biz
onlardan daha önce bağlanırdık o davete !... ( el' Ahkaaf Suresi : 11 .ci ayet )
"... Onlara bir ayet geldiğinde, " Allah'dan bir haber bize de gelmediği
müddetçe, iman etmeyiz " derler..." ( el' E n'am Suresi : 124 .cü ayet meali )
Müstekbirler, yani faşist idareciler , tevhidi davetin rehberini, önderini
makamperest ve menfaatperest saiklerle hareket eden kimseler olarak tanıttırlar
; ve bunu yaparken de eski, kof adetler yani yanlış adet ve törlerinde
faydalandılar ki, bunlar onların düzenini baştan ayağa kuşatmıştı ve böylece,
tevhid'i davetin halk arasında azalmasına çalıştılar.
"... Onlar Musa ile Harun'a ; Sen bizi babalarımızdan bulduğumuz yol üzerinden
çevirmek için mi geldin ? Yeryüzünde saltanat ikinize mi ait olacak ? Biz
ikinize de iman etmeyiz." Dediler. " ( Yunus Suresi : 78 .ci ayet meali ).
Zorbalık ve tezvirat yoluyla ahmaklaştırma ve zor kabul ettirme usülleriyle ;
halkı kendi beğendikleri köleliğe, karar vermeye ve hüküm sahiblerine kayıtsız
şartsız teslimiyete çekiyor ve her davete karşı mukavemet ve mukabelede
bulunarak engellemeleri sergiliyorlar...
" ... Ve Rabbimiz derler, gerçekten de ulularımız ve büyüklerimize itâat ettik
de onlar, sapıttı yolumuzu ; Rabbimiz, onlari iki kat azaplandır ve onlara, pek
büyük bir lânetle lânet et. " ( el' Ahzâb Suresi : 67- 68 .ci ayetler meali )
"... Zayiflar kıyamet'te müstekbirlere şöyle diyecekler : Biz dünya da size
itaat ederdik. Şimdi siz, bizden bir kısmını savurabiliyormusunuz ? ( el '
Mü'min Suresi : 47.ci ayet meali )
Gerçek yönüyle ve aslına bakarsan bu ayetin anlamını İslam'da toplum başına
geçmış ve müslüman halk kitlerini kötü bir muameleyle idare etmiş müslümanların
ilk üç halifelerine sormak lazımdır . Çünkü bugünkü bilgiye ve teorisiyene sahip
olmanın nedenleri bu şahıslardan gelen İslam sentezilerine sahibtirler. Kendi
peygamberine senin vasiyetine ihtiyaçınız yoktur, sadece Allah'ın kitab-ı Kur'an-ı
Kerim bizlere yeterlidir diyen Ömer b. Hattab acaba yukarda ki ayetlerde geçen
sorumluluklarına da katlanabilir mi ? fazla bir sorum yok şu anda !!!
" Fir'avn rejiminin önde gelenleri ( halk'a hitaben ) dediler ki : bu ( Musâ )
çok bilgili bir sihirbazdır, ve sizi yurdunuzdan çıkarmak bir shirbazlık
hüneriyle çıkarmak istiyor..." ( el' A'raf Suresi : 109- 110 .cü ayetler
mealleri )
Ve sonuda, Peygamber ve O'nun safında olup, zaalim güç ve rejime karşı dikilip,
O nizam değiştirmeye cehd ( yani cütretçe ve mertçe baş kaldırmaları ) edenleri
öylesine çetin zorluklara, müşküllere, ve hücumlara ve saldırılara maruz
bıraktılar ki, ellerinden gelen her kötülük ve pislikleri nefretle icra ettiler.
"... Yokluk ve ölüm o ateşin sahiblerine, ( ashab-ı uhdud'da, o alevli ateşin
sahibleri ki ) ; O'nun etrafına oturup, mü'minlere yapılan işkenceleri temaşa (
yani kendi keflerinde söz konuları yapıp , eğer bizlere uysalardı bu onların
başlarına gelmezdi alaylarıyla ) , alaycılıklarına devam ederlerdi. ( el' Burûc
Suresi 3, 7. ci ayetler meali )
" Fir'avn müşavirlerine, yardımcılarına dedi ki : Bırakınız da, Musa'yı
öldüreyim... O kendi İlah'ını, istediği kadar yardıma çağırsın !
O'nun, sizn dininizi ( yani Fir'avn devletini temellerinde halkın beynine
musallat olan bozuk düzen akidesini değiştireceğinden ve yer yüzünde kendi
isteğine ve fesat çıkaracağı bir devlet kurmak istiyor ) halkı buna karşı
ayaklandıracağından korkuyorum..." ( el ' Mü'min Suresi : 26.ci ayet meali
Bunlar , " müstekbir'lerin özellilkle konsunda, Kur'an ayetlerinden küçük bir
örneklerden dir. Bunlara benzer ve daha çok devletleşme şekillerinin tetiklerine
çok sayıda ayetler mevcuttur.
Kur'an; müstekbir'lerin yani faşizm ve emperyalizm devletleşmelerine karşı,
azgınlıkta ileri gidenlerin, özelliklerini ya özel tipler olarak veya belirti
şahıslar olaraki herbirini sembollize eden ifadelerle tanıtmaktadır. Emperyalist
güçlere ve onların kapitalizm mine karşı peygamberlerini görevlendirmekle en
doğru yolu seçiyor, ve ezilmiş halk kitlerinin kurtuluş yolu bundan başka bir
şey değildir diyor.
"... Bu Peygamberlerden sonra, Musa ile Harun'u Fir'avn ve cemaatine
ayetlerimizle, gönderdik. Ama onlar kibirlenerek iman etmediler. "( Yunûs Suresi
: 75. ci ayet meali )
" Kur'an, Fir'avn ve Haman'ı hatırla !... Musa, onlara apaçık delillerle
gelmişti ki, onlar yeryüzünde ( Allah ve Kulları karşısında )
büyüklenmişlerdi..."( Ankebut Suresi : 39.cü ayet meali )
Fir'avn'ı tanıyoruz. Haman ise, Mısır'da, Fir'avn düzenin'de, Fir'avn'dan sonra
gelen özel müşaviri !... Kur'an'da geçen " meali'i Fir'avn " terkbinden maksad,
yani , Fir'avn düzeninin büyükleri !.. Fir'avn düzenini onlar
yönlendiriyorlardı, onların rey sahibi olanlar ; Fir'avn'la işbirlikçileri... /
el ' A'raf Suresi : 126 ve devamı ayetlerde bakabilirsiniz ... )
Karun ise, o meşhur altın yığıcısı , malperest, hanizeler sahibi' zattır ki,
hazinelerini altın ve gümüşten anahtarları bile , nice güçlü insanları dize
getiriyordu...
Çehreleri yani uşaklarını tanımakta Kur'an yetlerinden istifade ettimizde, aşağı
yukarı bu ölçüleri elde edebiliriz. Caâhiliye toplumun egemen güçleri, hiç
hakları olmadığı halge , toplumun siyasi ve itkisadi imkan ve güçlerine
elkoymuşlar ve, bu haraç yiyicilikle, bu zaâlimae tasallutla, halkın zihnine de
bir takım akidevi ve kültürel bozuk değerleri çeşitli usûllerle yerleştirip,
kitleleri kendilerine teslim olmaya mecbur etmişler ; bu tasallutlarını ve
imtiyazlarını koruyup sürdürebilmek için ; uyandırıcı, aydınlatıcı olan her
daveti ve elbette ki, inkilapçı ve kökten değiştirici davetleri daha da şiddetle
karşı çıkıp yok edebilmek için yorulmak bilmez bir mücadeleye girişmişlerdir ki
; bu onlar için bir ölüm kalım mücadelesi haline getirilmişlerdir.
Şimdi tekrar asıl konuya dönelim ;
Peygamber, " tevhid akidesi'ni nasıl sözkonusu ederdi ? Peygamberler ( ve
haliyle onların şeriatini taklitini takip eden mektepler ) bu akide'yi nasıl
sözkonusu ettilerki ; bu sunuş, ayet kolay bir şekilde ; müştekbirler yani
faşist idareciler açısından " tahammül olunamaz " olarak niteleniveriyordu ? Ve
bu tahammülsüzlük hangi sebepten dolayıdır ?
" Tevid akidesi " sözkonusunu edildiğinde, bu taife niçin tahmmül edemez duruma
geliyor ?
" Tevhid " öyle bir paroladır ki, bütün ilahi peygamberler davetlerine bu
ıstılah'la başlamışlardır, bunu biliyoruz, Tek bir cümle ile !...
" Allah'dan başka ilah yoktur " deyiniz ki, kurtuluşa erişesiniz ..."
İslâm Peygamberi'nin lisanında ve dilinden mevsuk olarak nakledilen şu
cümlelelere kulak verelim :
" Ey halk ! Allah'a ibadet ( ve kulluk ) ediniz, ki O'dan gayri bir ilahınız ve
ma'budunuz yoktur ! "
Diğer büyük peygamberlerin sözleri de bizim peygamberimizin sözlerinden farklı
değildir...
Nuh... Hûd, Salih, Şu'ayb, vs... Bu resullerin davetleri'de davet'in beşer
tarihinde ki merhale taşları olarak, Kur'an 'da bir kaç yerde zikr ve tekrar
olunmaktadır.
Bütün bu sözlerde, herşeyden, Allah'dan gayrisine ibadet ( yani kulluk
edilmemesine ve başka hükümdarların kanunlarına uyulmamasına ve onların idare
şeklindekilere uyulmamasına defalarca tekrarlarken bizler neden onların
kanunlarıyla idare ediliyoruz ve edilmesi gerkenler neden yapmakta zorluk
çekiyoruz ) edilmesinin yasaklanması konusunda ağırlık verildiğini, istinad
edildiğini, " tevhid" in öncelikle bu açıdan sözkonusu olduğunu görüyoruz...
Peygamber bu parola sözleri bilinçsiz taâguti cahili bir düzenin , rejiminin
bataklığında iyice batmakta, yok olmakta olan cahil ve gaâfil halka ulaştırır ;
onları Allah'dan gayri hiçbir şeye ubûdiyette ( yani kullukta ) bulunmamaları
için sakındırıyordu. Bu ise gerçekte, O'nun davetinin " ulûhiyyet, tanrılık "
iddiasında bulunanlara karşı bir savaş ilanından başka bir manaya gelmediğini
gösteriyordu... Ve bizlerde bunu böyle oluğunu bilerekte yanlışlıklar yapmaya
devam ediyoruz ?
Burada şu noktayı iyice anlamak lâzımdır : Bir toplumda " ulûhiyyet " davasında,
" tanrı'lık " davasında bulunanlar kimlerdir ? " ilahi nitelikli savaş'tan
maksad nedir" ? Ve bu yolda girişilen bir seferberlik, o topluma (
Peygamberlerin vaad ettikleri toplum modelinde olduğu gibi ) nasıl bir gelecek
vaad etmektedir ?
" İlahi, tanrılık iddasında bulunmak " ! ... Bunun tedaisi, çağrışımı genel
olarak şudur : Yani, insanoğlunun tarihte daima taşıdığı " üstün kudret "
inancına kendisinin sahib olduğunu sanmaktır !...
Bu, sathi ve âmiyane bir genel tarif... Akılsız sapıklar, kendilerinden daha da
akılsız olan halk'a içtimai ve siyasi münasebetlerinde, öylesine bir mana telkin
etmişlerdir ki, güya, reddi mümkün olmayacak bir şekil de, ilahi ruh'u taşıyan
tanrılardandırlar. Ancak , biz " ibadet" , ve rubübiyet " ve " ulûhiyyet "
ıstılahlarının Kur'an'daki geniş manasına bakacak olursak, " ilahlık "
mefhumunun daha da geniş bir manasını olduğu neticesine varabiliriz.
" Kur'an'da " ibadet " ıstılahsını hangi manalarda kullanıldığına baktığımızda,
ibadet'in bir diğer insan veya güç karşısında " kayıtsız ve şartız itaatkâr ve
teslim olmamak "ma'ansına geldiğini görürüz. Kendimizi birisine kayıtsız ve
şartsız teslim ettiğimizde, onun iradesine bıraktığımızda, ancak onun istek ve
emirlerine, iradesine göre hareket ettimizde, ona teslim olduğumuzda, ona "
ibadet " ediyoruz demektir...
" Ubûdiyet " budur. İbadet eden için durum, bu... İbadet ettiren için ise...
İster içimizde, de yaşama şeklimizde ister dışımızda olsun ; bize kendisine râm
eyleyen, " muti " yani zorunlu kılanan bedenimiz ve ruh'umuz'u kendi kudretine
göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi isteği yöne sevkeden, yani bizi teslim
alan her " güç " bizi kendisine " âbid " ( yani kul ) yapmış demekir...
Bu gibi konular hakkın'da Kur'an-i Kerim'de şu ayetler zikredilmektedir :
Davetinin başlangıcında , Hz. Musa'nın Fir'avn'a hitaben azarlayıcı nitelikteki
sözlerine bakalım :
" ... İsrailoğulları'nı kendine ibadet eder hale getirmeni bir lûtuf olarak
görüp, ondan dolayı sana minettâr olmamı mı istiyorsun ) " ( Şuâra Suresi : 22.ci
ayet meali )
Bu ayetin hükmüne bakarak veya Fir'avn ve O'nun düzeninin şeflerinin ağzından
diğerlerine hitaben ettiğni düşünmek yanlış olur. Çünkü bu ve bu gibi ayetler
tamamıyla tüm devletleşme şekillerine karşı kulanılan ve kendi devletlerine
karşı cephe ve savaş alan bir ilah'i hükümden başka bir şey değildir.
"... Bizim gibi iki insan'a ( yani Hz. Musa ve Harun'a ) mı iman edelim ?
Üstelik, onların kabileleri bize hala ibadet ediyorlar..." Bu sözlerin
söyleminde ki, kast Fir'avn'un kendi bilinci dışındaki görduğu Hz. Musa ve O'nun
yardımcısı Hz. Harun ( a.s. )'lardan başkaları değildir. Çünkü Fir'avn Allah'ın
peygamberlerini zavalı ve aciz görmekte ve onlarla dalga geçmektedir. ( el'
mi'minûn Suresi : 46. ci ayet meali )
Ve mübarek kutsal yasa sözlerine devam ederek Hz. İbrahim ( a.s. )'ın babası
hakkında hitaben şöyle devam eder :
" ... Ey babam... Şeytan'a ibadet etme ! Çünkü, Şeytan, rahman'a asi oldu ! " (
Meryem Suresi : 44.cü ayet meali )
Allah'ın bütün insanlara hitaben emr buyurduğunu ve O'nların kendi
peygamber'lere çağırmanın gerçek ve anlamlı hitabı :
" Ey Ademoğulları ! Size, Şeytan'a ibadet etmeyin ! O size apaçık bir düşmandır
! " diye ikaz da bulunmadık mı ? " ( yasin Suresi : 60 . ci ayet meali )
Allah'ın, düşünen insanlara şefkatli vaadlerinden birisinde de şöyle buyurur :
" Tagut'a ( haksız olarak hükümet ve tahakküm eden zorba güçlere ) " ibadet "
etmekten kaçınıp, tam bir teslimiyetle " Allah'a yönelenlere " gelince...
O'nlara müjdeler olsun !..." ( ez' Zumer Suresi : 17 .ci ayet meali)
Ve keza, Allah'a ilahi vahy'e iman ettiklerinden dolayı mü'minlerde noksanlık
bulanlar kendi açılarına şöyle hitab ederler :
" O kimseler ki, Allah kendilerine la'net etmiştir, gazabına uğratmış, onlardan
bir kısmını maymunlar, hırsızlar ve " taagut'a ibadet edenler " haline
getirmiş... Böyleleri daha da şerir bir mevki'dedirler, kötü yerdedirler, ve
doğru yoldan daha da sapmışlardandırlar ." ( Maide Suresi : 60 .ci ayet meali ).
Bu ayeyler Fir'avn'dan , onun rejiminin şeflerinden, tagut'tan şeytan'dan ve
bugün kü devletlerin şekilerinden emir almayi , ve onlara itaat etmeyi " ibadet
"olarak isimlendiriyor, Ku'an-ı Kerim'de bu konudaki tüm ayetlerde de " ibadet "
in bir gerçek veya farazi güç karşısında, ona rağbet ederek, isteyerek veya
zorla, ama onu ma'nen mukaddes ve övgüyle lâyık bilerek karşısında boyun bükmek,
mutlak tarafdarlık etmek, itaatlık ve teslimiyet manasına geldiğini görürüz.
Evet böyle bir kudret, yani " mâbud'dur " ve on itaat eden ; " abd " ve âbid " ,dir,
" kul'luk " edendir ! Bu izahlarla, " ma"bud" ve "ma'bud tutmak" ta diğer bir
ıstılah olan " Allah " ve " ulûhiyyet'i " daha iyi yorumlaya biliriz :
Cahili bir toplum düzeninde halk " müstekbirler " ve " mustaz'aflar" olmak üzere
iki kısımdır. " müstekbirler", yani bütün işlere ve tabiatiyle menfaatlere
musalat olmuş ve idare şekillerin kendi emirliklere almış olanlardır. "
Mustaz'aflar ; " ise yani, işsizler, mahrumiyet yoksulluk ve yalın ayaklılar
içinde olanlar, ihtiyaç içinde fakir ve zaruret içinde yüzenlerdir.
Bu iki sosyal kesimin , sınıfın varlığı ve ortaya koyduğu adaletsiz tablo "
ubûdiyet " konusnu en can alıcı şekilde izah etmeye yeter... Ve böyle bir
toplumda, o toplumun tarihinde sözkonusu olan idare şekillerine " mabud" veya
ilah'lar "tanımak için , insan , hayvan veya cansız cisimlerden bir mukaddes
varlık, bir " ilah " bir " tanrı " aramak, boşına emek harcamaktır. Çünkü, böyle
bir toplumda, en bâriz " mabud" en bâriz " ilah " ; mustaz'af sınıfı teslim
almış ve esaret pençesine düşürmüş ve kendi doymak bilmez oburluğu için "
mustaz'aflar'ın kesmiş olan " müstekbir sınıfı'dır.
Böyle bir camia'da, toplumda, toplumun gerçek dini ( yani devlet'ti ) şirk'dir !
Çünkü halka'a hükmeden bütün bu zorba kesimler ve güçler ; halk'ı eli ayağı
bağlı gözü kulağı kapalı bir vaziyette kendi yol'larına sürüklerler.
Böyle bir toplumda, evet, en bâriz " put, ma'bud ve ilah " bu sınıftır, ve böyle
bir toplumun dini " yani kurulan devletleşme şekli ise şirk'tir " Bu şekilde
yapılan bir gerçek değerlendirmede ise bizim kendi devletimizde şirt'ten başka
bir şey değildir. "
" Şirk" yani ; Allah'dan ayrı olarak veya Allah'ın yerine , ulûhiyyet" davasına
kalkışmak veya böylelerine itaat ve " ulûhiyet" göstermektir !...
" Şirk" yani ; hayatın temel işlerinin ve mes'elelerinin tanzimini, nasıl
yapılacağını, programlanacağını Allah'dan gayrisine havale etmektir !..
" Şirk " , yani Allah'dan gayri herhangi bir güce teslim olmak O'nu fikir ve
düşüncesinde olan yasaları uygulamak ; ihtiyaç için ona yalvarmak !... O'nun
belirlediği bir yol'da yürümektir !...
Ve " tevhid " ise, " şirk'in tam karşı, tam zıd noktasında !... Bütün o "
ilah'ları, ma'bud'ları " reddetmek ; onlara teslim olmamak ; onların
tahakkümleri yani tasaları karşısında mukavemet etmek; onlardan yardım istemeyi,
onlara itaat ve riayeti kalbden silmek !... Ve nihayet, onları ortadan kaldırmak
için kendileriyle savaşmak ve düşman bilme ve mücadeleye katılmaktır !...
Ve bütün varlığıyla, ancak Allah'a teslim olmanın yanında da Allah'a kul
olmak...
" Enbiya ullah'ın, ilah'i peygamberlerin " hepsinin de ilk sözü, ilk parolası
bütün " put ve taaguutları ", uydurma ilah'ları redd, inkâr ve yoketmeye ; ve
Allah'dan gayri hiç bir " ilah, ma'bud " olmadığını isbat'ta yönelmektir :
" Biz her ümmet'e, yalnızca Allah'a ibadet ( ve kulluk ) etmeleri ve taaguut'tan
( yani Allhah'ın güç ve iradesine karşı çıkarak oluşturulan her kudretten ) yüz
çevirmeleri, onlara kulluk etmemeleri için bir peygamber göndermişizdir. " ( en'
Nahl Suresi : 36.ci ayet meali )
" Senden önce de, kendilerine ; " benden başka ilah, ma'bud yoktur, yalnızca
bana ibadet ( kulluk ) edin ! " diye vahyetmediğimiz hiç bir peygamber yoktur
!..." ( E'nbiya Suresi : 25 .ci ayet meali ).
Demek oluyor ki, peygamberler bu söz ile , " tevhid " akidesimde sembolleşen
hakiakt ile gitmişlerdir, sapık ve fesad " cahiliye " düzenlerinin üzerine ve ;
halkları da , " tagutlar " karşısında amansız bir mücadele vermeye
sevketmişlerdir. Çünkü taagut düzenlernin koruyucuları olan güçler asil insan-ı
değerlerden sapmışlar, azmışlar ve kendi zaalim düzenlerini sürdürebilmek için
sapık bir " düzenzislik değerler sistemi " oluşturarak , bunları halka zorla
kabul ettirmişlerdi. Peygamberler ise işte bu sapıklıklara ve bilhassa " şirk'e
" karşı çıkmaya ; onları yok etmeye çağırıyorlardı. Halkı... bilhassa "şirk'ten
sözediyoruz, çünkü, şirk'e karşı çıkmak, gerçekte cahili bir toplumun temelini
oluşturan içtimai, siyasi, iktisadi vs. Kurumlara müesseselere karşı çıkmak
demektir." Zirâ, bütün bu müesseseler ; " şirk dini'nden ilham ve güç alıyor,
toplumun adaletsizliği bu, " şirk " dini'ne göre vücud buluyordu. Ve daha da
emperyalist falist güçler insanların inanç dini duygularını sömürerek din
devletleşme sözcüklerinden yararlanıyor, tabi ki halk bunun bilincinde olmadığı
içinde kendisinin Allah'a inandığını sanıyarak kendisini müslüman halklar
kitleleri olarakta görüyor.
O halde, İlah'lar , ma'bud'ların yokedilmesi için verilen mücadele gerçekler de,
halkların güç ve kudretinin, hakkının elinde, zorla veya ahmaklaştırarak,
uyutmak yoluyla alınması suretiyle, halkların sırtına binen sınır tanımaz arzu
ve isteklerini doyurmaya koyulan herkese savaş açmak, onları mağlub ve yok etmek
hedefine de yöneliktir.
İşte bunlardan bizlere en açık bir şekilde örneklenen Hz. Musa ( a.s. )'ın "
tevhid akidesi'ni " ileri sürerek ve " âlemlerin Rabbi " adına hareket ederek,
Fir'avn'a karşı aleni bir savaşa girişti ve onu yok etti " Fir'avn'ın "
etrafında toplananlar ise, Musa'nın kendilerine göre, suçlarını saymaya
başladılar ve onu , kendi " tanrı'larının, ilah'larının, put'larının " düşmanı
diye halk'a gösterdiler...
" ... Fir'avn rejiminin önde gelenleri ona ( Fir'avn'a ) " Musa ve
takipçilerini, " ( yeryüzünde bozgunculuk etsinler, fesad çıkarsınlar senden ve
Senin ilah'larından yüz çevirsinler ) diye mi, bir kenarda tutuyorsun ? dediler
. " ( el' A'raf suresi : 127 . ci ayet meali )
Gerçi, hem Fir'avn ve hem de kendisinin suç ortakları gaayet iyi biliyorlardı ki
; o " ilah'lar, o cansız putlar" , Fir'avn'ın ve etrafının " tanrılık, ilahlık "
taslayışına kılıf olmaktan daha fazla bir rol ifa edemezlerdi... Cansız put ;
gerçekte, "canlı put'ların ortaya gizlice çıkarması " için ir bahane ve
vesileden başka bir şey değildi !... Bu yüzden, M