Hosgeldiniz...    Simdi Kaydol    Giriş Yap  
image1
Anamenü

Resimler
Populer Fotoğraflar


Makaleler

PDF ve Word Formatında
Bölüm 40
  Tarih: Sat 30 Jun 2007 (933 okuma)

ÜMMET:




Kişinin, Ulusundan, ailesinden ya da ülkesinden yana, şeriat'a aykırı, hak ve
adalet'e sığmaz, bir tavır içinde olması, bu saydıklarımıza mutlak arka
çıkması...

Bu, aslında içgüdülerin, ihtirazların en telikelisidir. Müslümanların çöküsüne,
birliklerinin dağılmasına, maddi ve manevi güçlerinin zayıflamasına yol açar.
İslam ırkçılığa, asabiyet'e savaş açmıştır. Müslümanları bu tehlikeli ihtirasın
zararlarına karşı uyarmıştır.

"Ebu Abdullah ( a.s. ) der ki: Resulullah efendimiz söyle buyurdular:"

"Kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar ırkçılık, asabiyet'i varsa, Yüce Allah
Kıyamet günü, onu cahiliye Araplarıyla birlikte diriltir." ( el-Vafi, c. 3, s.
149. )




İmam Sadık ( a.s. ) söyle der: "Kim taassupçuluk ederse, Yüce Allah onu ateşten
bir sargı ile sarar." ( el--Vafi, c. 3, s. 149. )

Resulullah efendimiz ( s.a.v. ) söyle buyuru: "Yüce Allah İslam aracılığı ile
cahiliye kibrini ve atalarla övünme alışkanlığını ortadan kaldırmıştır.
Haberiniz olsun, İnsanlar Âdem ( a.s. )'in çocuklarıdır. Âdem ( a.s. )'inse aslı
topraktır. Allah katında en üstün olanlar en çok korkup sakınanlar ( muttakiler
)dir." ( el Vafi, c. 14, s. 48. )

İmam Bâkır ( a.s. ) söyle Der: "Resulullah ( s.a.v. )'ın arkadaşlarından bir
topluluk, bir yerde oturmuş, birbirlerine soylarını anlatıyor, atalarıyla
övünüyorlardı. Selman da aralarında bulunuyordu ? Ömer:"Senin soyun kimdir ey
Selman ? Hangi kökten geliyorsun ? diye sordu. Selman şu cevabı verdi: "Ben
Selman'ım, Allah'ın kullarından birinin oğluyum. Daha önce sapıktım. Yüce Allah
Hz. Muhammed aracılığı ile beni doğru yola iletti. Daha önce yoksuldum. Yüce
Alah Hz. Muhammed ( s.a.v. ) aracılığı ile beni zenginleştirdi. Daha önce
köleydim. Yüce Allah Hz. Muhammed( s.a.v. )'ın aracılığı ile beni özgürlüğüme
kavuşturdu. İşte soyum sopum budur, ey Ömer."

Sonra Resulullah ( s.a.v. ) çıka geldi. Selman Ömer'in sözlerini ve kendi
cevabını ona aktardı. Resulullah ( s.a.v. ) şöyle buyurdu: " Ey Kureyş
topluluğu, hiç şüphesiz kişinin soyu dinidir, kişiliği ahlâkıdır. Aslı ise
aklıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir
dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere
ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en çok sakınanınızdır, ve takva
sahiplaeridir."




Ardından Selman'a dönerek şöyle buyurdu: "Şunların hiç birinin, Allah korkusu
dışında sana karşı bir üstünlüğü yoktur. Sen takva bakımından kimden daha
ileriysen, ondan üstünsün."( el--Bihar, c. 2, s. 95. )

İmam Sadık ( a.s. ) babasından, o da atasından şöyle rivayet eder: selman'ı
Farisi ( r.a. ) ile bir adam arasında tartışma çıkar. Adam: "Ey Selman, sen
kimsin ? der. Selman ona şu cevabı verir: "Benim ve senin evvelimiz bir damla
pis sudur. Benim ve senin sonumuz ise, çürümeye terkedileceğimiz bir çukurdur.
Kıyamet koptuğunda ve mizan kurulduğunda, kimin kefesi ağır basarsa, o,
şereflidir. Kimin kefesi hafif kalırsa, o, alçaktır." ( Sefinetu'l Bihâr, c. 2,
sh. 348. )

İslam realitesinin, ayrılıkçı, ırkçı söylemleri reddedişinin , iman ve takvayı
üstünlüğün ölçüsü kılışının en somut örneği, Kur'an'ı Kerim'in, Peygamber
efendimiz ( s.a.v. ) amcası özbe öz Arap olan Ebu Leheb'i kınaması, azaba
çarptırılacağını açıkça haykırmasıdır:"Ebu Leheb'in iki eli kurusun, zaten yok
oldu ya Ne malı, ne de kazandığı onu kurtaramadı. Alevli bir ateşe girecektir
o." ( Mesed, 1--3 ) Kuşkusuz Ebu Leheb'e karşı takınılan bu tavrın sebebi kafir
oluşu, Allah ve Resulullah'ına savaş açmış olmasıdır.

Selman ise, Bir Farst'ı. Arap ırkından uzaktı. Ama Resül-i Ekrem ( s.a.v. ) ona
şereflerin, üstünlüğün en yücesini, en ölümsüzünü bahsetti:

"Selman bizden, yani Benim Ehl-i beyt'in dendir." Hiç kuşkusuz bu, onun üstün
imanının, görkemli ihlasının ve Allah ve Resulü için kendini feda edişinin
ödülüydü.

Kuşkusuz, İslam'ın yasakladığı, verdiği asabiyet, batıl üzere dayanışma,
haksızlık ve zulümde yardımlaşma ve cahiliye değereriyle övünme asabiyetidir. (
gerçeğidir. )




Ama hak için, hakkı savunmaya dönük asabiyet, genel anlamda İslâm'ın büyük
çıkarlarını gerçekleştirme uğruna dayanışma, dini ( devleti. ) savunma, büyük
İslam yurdunu koruma, müslümanların onurlarını, canlarını ve mallarını himaye
etme, övgüye değer bir taassuptur. Hedef ve mücalede birliğine sebep olur. İmam
Zeynulâbidin Ali b. Hüseyin ( a.s. )'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Kişiyi
günaha sokan asabiyet, onun kendi soyunun kötülerini başka bir soyun iyilerinden
üstün göstermesidir. İnsanın soyunu sevmesi asabiyet değildir. Asabiyet, onun
zulümde soyuna arka çıkmasıdır." ( el--Vâfi, c.3, sh. 149. )

İslam tarihini gözden geçirenler, müslümanların çöküşlerinin sebeplerini ve
etkenlerini araştırmacı bir gözle irdeleyenler,göreceklerdir ki; İslam yıkışı ve
çöküşü hazırlıyan başlıca etken asabiyetçi söylemlerdir. Müslümanların
birbirlerine yabancılaşmalarının evrensel birliklerinin parçalanmasının, muazzam
güçlerinin tuz buz olmasının ve bugün kü dumanlı, gözgözü görmez ortamın başlıca
hazırlayıcısının cahiliye asabiyei olduğunu anlayacaklardır.

Irkçı, asabiyet söylemler etkinlik kazandığı zaman müslümanlar zillett'e
düştüler, alçadılar. Kardeşlik bağları koptu. Dağılmanın, ayrılmanın,
dolayısiyle önemsizlemenin örneği haline geldiler. Oysa daha önce üstünlüğün,
dayanışmanın ve övüncün timsaliydiler. Bugünkü içler acısı hallerine bakılırsa,
sanki Yüce Allah'ın şu sözünü duymamış gibidirler:

"Ve topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini
hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, Allah kalblerinizi birleştirdi.
O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz, siz ateşten bir çukurun kenarında
bulunuyordunuz, Allah sizi ondan kurtardı." ( Âl-i İmran, 103. )




İnsan oğlunu eşi ve benzeri olmayan bir şekilde yaratan, onu akıl nimet'i ile
nimetlendirip yönlendiren, Hz. Adem ( a.s. )'dem esma'yı öğreten, Emir sahibi
olan Hayy'um ve Kayy'um ve kerim olan Cenâb'ı Allah'a sonsuz hamd ve sena olsun
ve onun Kulu ve Resül'ü olan Hz. Muhammed ( s.a.v. ) ve O'nun tertemiz olan Ehl-i
beyt'ine selat ve selam olsun.

"Siz insanlar için meydana çıkarılan en hayırlı ümmet'siniz; İnsanlara iyiliği
emredersiniz, kötülükte bulunmamalarını söylersiniz, ve Allah'a inanırsınız.
Kitab ehli de inansaydı hayırlı olurdu kendilerine. Onlardan inananlar da var,
fakat çoğu dinden çıkmıştır." ( Al-i İmrân Süresi: 110. )

"Ve Allah için hakkıyle savaşın. O seçti sizi ve dinde bir güçlük vermedi size ;
babnız İbrahim'in dini. O mâbuttur daha önce ve bu Kur'ân'da size Müslüman adını
takan, Peygamber, size tanık olsun , siz de insanlara tanıklık edin diye. Artık
namaz kılın, Zekât verin ve sarılın Allah'a, odur dostunuz; ne de güzel dosttur,
ne de güzel yardımcı." ( al- Hacc Süresi: 78.)

Evet Kur'an'ı Kerim'de insan oğluna sunulan mesajin aslı: bütün insanların tek
ve ortaksız Allah'a kayıtsız ve şartsız kanun ve kurallarına bağlanmaları.O'nun
dışında ki evrende herhangi bir güce boyun eğmemeleri, O'nun her türlü
noksanlardan ve O'nun kanun ve kurallarına karşı hiçbir kural'ın tanımamasını
şirk şaibesinden tenzih etmeleridir. Onun içindir ki Allah iki temel akidesine
önemle üzerinde durarak insan oğlunun Ümmet ve İmamet konumunda peygamberler
görevlendirmiştir. Ne yazık ki insan oğlu ne peygamberlere bağlı kalmışlardır,
ne de onun vahy ile gönderdiği peygamberlerin kurdukları kanunlara bağlı
kalmışlardır.




Ümmet ve İmamet konusunda çok sayıda ayet indirdiği halde, insanlar bir türlü bu
kanun ve yasalara uymadan çeşitli misinleme kanun ve yasalar koyarak insanları
kendi belirleme kanun koyuculuğuyla yönetmenlikler yapmışlardır. İslamda oluşan
ümmet ve imamet kavramının göz ardı edinerek yobazlaşmasının altını çizerek,
insanların Allah'la sadece iman takvasında oruç ve namaz, haç vb. Şeylerden
ibaret oluşunu vurguluyarak dini inançlarını körüklemişlerdir. Bizde artık
bunların aşılması için ilerici bir düşüncenin felsefi yönünü ele alarak İslam'ın
gündem konusu tartışılmasının kaçınılmaz olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Ümmet: Sözlük anlamı, i. ar. ç. Ümem. Hak dine dâvet etmek için Allah tarafından
kendilerine peygamber göndrilen topluluk. Nesil, çeşitli insan toplulukları,
millet anlamıyla da kullanılmıştır. Ancak bir peygambere ve onun getirdiklerine
iman eden

insan topluluklarına, özellikle İslâm'ın gelişinden sonra, Ümmet adı verikmiş ve
yanlız bu anlamda kulanır olmuştur. Bu terimin, millet anlamıyla kullanılması
doğru değildir. Kur'an'da ümmet, çeşitli insan topluluklarını belirtecek biçimde
geçer. Muhammed ümmeti, Müslümanlar topluluğu, övgü belirten niteliklerle
Kur'an'da anılmaktadır. Allah, Muhammed ümmetini doğru yola iletmek süretiyle
onların ümmet'i vasat ( vasat merkez ve her tarafı denk, mütedil, hayırlı bir
ümmet ) yapmıştır. Diğer insanlara, söz, iş, hâl bakımından âdil şâhitler ve
örnek alınacak model olsunlar diye. Peygamberimiz buyuruyor : "Bu ümmet, kıyamet
gelinceye kadar Allah'ın emrini tutmaktan ( O yoldan her çeşit fedakarlıktan )
vazgeçmiyecektir. Muhalifleri onlara zarar veremeyecektir. "İcmâ-i Ümmet Ümmetin
icmâi. İcmâ. Ümmetin icmâının delil olarak kabul edilmesi, Muhammed Ümmet-i
olmağa ve Kur'ân'la Sünnet'e tâbi olmağa bağlıdır... Bunun yapamayanlar ümmet
olamazlar."Muhammed ümmetinin belirgin niteliği tevhid inancı ile emir bilmârif
ve nehiy anilmünker"dir. Ancak Ehl-i Kitabın hepsi bir değildir. Allah buyuruyor
: "Hepsi bir değiller. Ehl-i kitab içinden kalkınan bir ümmet var, gece
vakitleri Allah'ın âyetlerini okuyup secdelere kapanıyorlar. Onlar Allah'a
inanırlar, Âhiret gününe inanırlar, mârufu emrederler, münkerden nehyederler,
hayırlara koşarlar ve işte bunlar iyilerden, sâlih insanlardandır." ( Al-i İmrân
Süresi : 113-114. ) bu ayetlerde geçen ümmet-i kâime haktanır, doğru, doğrudan
ve Allah için kalkan, âdil, istikâmet sahibi ümmet anlamındadır. Bunlar Ehl-i
Kitâbın mümin olanlarıdır. Ümmet-i vasat orta, müteil, hayırlı bir ümmet, ortada
yürüyen Ümmey, Muhammed Ümmet-i Kur'an'da buyuruluyor : "Ve işte sizi doğru bir
cadeye çıkarıp ortada yürüyen bir ümmet ( ümmet-i vasat ) kıldık ki siz bütün
insanlar üzerinde adalet örneği, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de sizin
üzerinize şâhit olsun." ( Bakara Süresi : 143.)




Kur'an'ın çağrısında, Allah'ın peygamberlerini ve onun tarafından peygamberlere
indirilen kitapların onaylamak, doğrulamak, onların insanlara sundukları mesajın
öz ve amaç itibarıyle bir olduğunu kabul etmek ve peygamberler arasında bir
ayırınma gitmemek esastır. Kur'an'ın bu çağrısının hak dini ve ideolojisi'ni
kendisi olduğunu ilan etme zorunluluğu vardır. Yüce Allah'ın bütün insanlar için
Hz. Muhammed'i hidayet ve hak dinle gönderdiği günden beri, razı olduğu tek
devletleşme şekli budur. Kur'an'da bu devlet'in bütün devletleşmelerden üstünlük
ve başarı sağlıyacağını vurgulamaktadır. İnsanlar bu ilahi devletleşme
gölgesinde, toplumsal hayat için sağlam kişilik ve hüriyet garantısını bulurlar.
Çeşitli aanlarda ki faliyetlerin esnasında onun içerdiği direktiflere, ilkelere,
hak ve özgürlül adalet, eşitliğine ihsan ve dayanışma esaslı telkinlere göre
harket ederler. Kur'an, insanların belini büken angaryaları yani barbarlığı,
ağırlıkları kaldırmayı, temiz ve güzel şeyleri helal ( serbest kılar ) pis ve
çirkin münker şeyleride haram ( haram kılar ) kılmayı hedefler. Bütün bunları
insanları kardeşçe, birbirlerine zulmetmeden genel bir barış atmosferinde
yaşamalarını öngörür. Kur'an'ın insanları benimsemeye ve uygulamaya çağırdığı
hayat sisteminde kimse haksızlık etmez. Hiçbir topluluk bir kenara itilmez, bir
Ümmet oluşturur. Hiçbir grup insan haklarından mahrum bırakılmaz. Bir sosyal
sınıfın başka bir sosyal sınıftan üstün olması mümkün kılmaz. Bunların yanında
haksızlık eden kimse Allah'ın hükmüne ve hakka uyacağını garantı edene kadar,
ona karşı diğer insanların bir dayanışma içinde olma zorunluluğunu getirir.
Kur'an, genel anlamda zararlı şeylerdedn kaçınmayı ve eski yada yeni oluşuma
bakmadan faydalı ve yapıcı olan şeylere yönelmey çağırır. Bunun yanında, yüce
Allah'ın insanlar için sadece kolaylık dileiğini, onlara zorluk dilemediğini,
dind onlar için bir sıkıntı ön görmediğini vurgular.




Bunun için öyle bir üslüp kullanır ki, bu ona doğruluğunu ve hedeflerinin
pratikliğini ortaya koyan göz kamaştırıcı bir kalıcılık, parlak bir evrensellik
kazandırır. Çünkü onun hitabı akıllara ve kalplere yöneliktir. Bu çerçevede
mesjının anlaşılmasını ve benimsenmesini sağlar. Bu husuta mucize ve olağan üstü
işaretler temel dayanak olarak almaz. Çünkü böyle bir davanın hak esaslı oluşunu
ve doğrulrğunu kanıtlamak için mucizeye itiyacı yoktur. Ufukları öylesine geniş
ve evrenseldir ki, maziyetleri, ayrıcalıkları öylesine belirgindir ki, bu
özellikleri ondan önceki ve ondan sonraki hiçbir sosyal ve hukuk sisteminde
bulmak münkün değildir. En ideal hayat sistemie, en doğru yola iletmesinin
yanında,olguların gerçekliğiyle ve eşyanın doğasıyla tam bir uyum oluşturması
bakımından eşsızdir.Kur'an'ın öngördüğü hayat sistemi her zaman ve her




mekana uygundur. İnsanların bütün işleri ile ilgili tüm maddi, manevi, özel ve
genel ihtiyaçlara cevap verir. Kur'an : akıl kapasite ve ufuk farklılıklarının
hesaba katan bir dünya görüşünü öngörür.

Tüm semavi kitaplar içinde sadece Kur'an'ı Kerim'de, Hz. Peygamber ( s.a.v. )'ın
bir insan oluşunu, diğer insanlar gibi beşeri bir mizaca sahip oluşu vurgulanır.
En önemli görevinin tek ve ortaksız Allah'a davet etmek, Rabb'lerinin izniyle
onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, insan üstün ahlakla bezenmeye tevşik
etmek, kötülükten,eza etmekten ve çirkin hayasızlıklardan sakındırmak, çağrıya
olumlu karşılık verenleri hayır ve kurtuluşa müjdelemek, yüz çevirenleri,
sonlarının hüsran ve dizlerini dövmek olacağını bildirerek korkutmak olduğunu
dile getirir. Ve resülü Ekrem'in Peygamber'liğini tasdiki ve insanların
birbirilerinden ayrıcalıkları olmadığını ve hepsinin bir ümmet olduğunu
ayetlerle vurgulayip açıklaması bir gerçektir.

"İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcı korkutucuklar olarak
peygamberler gönderdi ve beraberinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler
konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitplar indirdi. Oysa kendilerine
apaçık ayetler geldikten sonra, birbirilerine karşı olan "azgınlık ve
kıskançlık" yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, Kitap verilenlerden başkası
değildir. Böylece Allah, iman edenleri hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe
kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruluğa yöneltip-iletir." (
Bakara Suresi : 213. )

Sosyal açıdan peygamberler karmaşık ve sapık toplumsal şartların hüküm sürdüğü
yerlerde insanın tabiatına uygun bir düzen kurmakla yükümlü bir devletleşme ve
ümmet konumunun kurulmasının son çare olarak ön görür. O açıdanda vahy'e dayalı
bir elçi'nin yani bir peygamber'in görevlendirmesi zorumlu kurtuluş şekli
halinde teori ve pratik yöntemiyle görevlendirilmiş olur.

Dünyanın tabiatıyla kendi ruhu ahenk içinde olan insan, dünya ve insanı
tabiatınca ihlam edilen ve onun manevi ve maddi boyutlarıyla uyum içinde olan
bir emre, kendini ayarladığında gelişmek için kendi bünyesindeki yetkinliği
keşfedecektir.

Tarıh boyunca cehalet ve önyargı insanlığın kendi yolunu kapamış ve baskıcı
insani sistemler insanın doğal yapısını bozmuşlardır. Bundan dolayı peygamberler
insanı doğru yola sokmak için gelmişlerdir.Ve işte bundan dolayı da peygamberler
cahil toplumu komple bir değişme uğratmak ve doğru bir sistem kurmakla
yükümlüdürler. Bu toplumsal değişim peygambere peygamberlik geldikten sonra
oluşmuştur. Gerçekte, bu büyük değişimle birlikte tüm boş hareketler yok olmuş
ve yerlerini Allah'ın dini ( yani devleti ) olan, geçerli ve doğru tek sistem
olan islam almiştir.




Örnek ve misal olarakta Hz. Muhammed ( s.a.v. )'den önce ki ümmet'lerden oluşan
peygamberler ve o peygamberlerin zaman biriminde devletleşmiş zalim
hükümdarların ne şekilde bir yönetmenliklerini olduğunu bizlere ayetlerle
bildirilmektedir. fir'avn'un zalim sisteminin bazı özelliklerini ve onun yerini
almak zorunda olan Hz. Musa'nın ilahi ve doğal sisteminin bazı özelliklerini
vereceğiz :

"Ta, Sin, Mim.




Bunlar, apaçık olan ayetlerdir.

Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Fir'avun'un haberinden ( bir
bölümünü ) sana okutacağız.

Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde ( Mısır'da ) büyüklenmiş ve oranın halkını bir
takim fırkalara ayırıp bölmüştü ; Onlardan bir bölümünü güçten düşüyor, erkek
çocuklarını boğazlayıp ( yani ana karnında öldürüyorlardı ) kadınlarını diri
bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütüfta bulunmak onları önderler yapmak
ve mırasçılar kılmak istiyoruz.

Ve ( istiyoruz ki ) onları yeryüzünde "itidar sahipleri olarak yerleşik
kılalım." Yani devletleşme yönetimini ezilmiş halka verelim. Fir'avun'a, Hâmân'a
ve askerlerine, onlardan sakınmakta oldukları şeyi gösterelim." ( Kasas Suresi:
1--6. )

Kur'an'ın ayetlerindende anlaşıldığı gibi Allah'ın dininin ( devletleşmesinin )
diğer ideolojileri kabullenmemesnin gerekliğini, benzer bir tonla belirtilir.ve
tehtid eder.

"İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan düzüp uyduranlardan daha zalim
kimdir ? Allah, zalim olan bir kavmı ümmet'i ( milleti ve millet'leri ) hidayete
erdirmez.

Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi
nuru'nu tamamlayıcıdır; Kafirler hoş görmese bile.

Peygamberlerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyleyse ki, onu ( hak
din olan İslâm'ı ) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler ( yani
devletleşmelere karşı Allah'ın kanunlarını hiçe sayan anarşistlere karşı devamlı
kendi devletini ön saflarda tutacağını şart koşar ) hoş görmese bile." ( Saff
Suresi . 7-9.)

"De ki Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür ? De ki "Allah" benimle sizin
aranızda şahittir. Sizi ve kime ulaşırsam kendisiyle uyarmam için bana şu Kur'an
vahtedildi. Gerçekten Allh'la beraber başka ilahların da bulunduğuna siz mi
şahitlik ediyorsunuz ?" de ki : Ben şehadet etmen, De ki: O, ancak bir tek olan
ilahtır ve gerçekten ben, szin şirk koşmaktan olduklarınızdan uzağım." ( En'am
Suresi:19.)

"Biz, elçileri müjde vericiler ve uyarıp korkutucular olmaktan başka bir nedenle
göndermiyoruz. Şu halde iman ederse ve davranışlarını düzeltirse, artık onlar
için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Ayetlerimizi yalanlayanlara,
fıska sapmalarından dolay azak dokunacaktır." ( En'am Suresi: 48--49. )




"De ki: Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uyman. 'de
ki': Kör olanla, gören bir olur mu ? Yine de düşünmeyecek misiniz ?" ( En'am
Suresi :50.)

"Elif. Lam. Ra. Bu bir kitaptır ki, Rabb'inin izniyle insanları karanlıklardan
nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik." ( Kehf
Suresi: 110.)

Yine Kur'an-ı Kerim'de, onunHz. Muhammed'ın peygamberliğinin en büyük
göstergesi, en güçlü ayeti ve en sağlam delili olduğu sık sık tekrarlanır.
Aşağıda ki ayetler bunun en açık örnekleridir:

"Bu indirdiğimiz mübaret bir kitaptır. Şu halde O'na uyun ve korkup sakının .
Umulur ki esirgenirsiniz."Bizden önce kitap yalnızca iki topluluğa indirildi,
biz ise onların okumasından habersizlerdik" demeyesiniz veyahut eğer bize bir
kitap indirilseydi daha çok doğru yolda olurduk" dememeniz için işte size
Rabb'inizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmişitr. Allah'ın
ayetlerini yalanlayanlar ve insanları ondan alıkoyup çevirenlere, bu engelleme
ve çevirmelerinden dolayı pek çetin bir azapla karşılık vereceğiz." ( En'am
Suresi:157. )

"Andolsun, biz onlara bir kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet
ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde
açıkladık." ( A'raf Suresi: 52. )




"dediler ki. O'na Rabb'inden ayetler ( mucizeler ) indirilmeli miydi ?' De ki :
Ayetler yanlızca Allah'ın katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım.
Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu ? Şüphesiz,
bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır." (
Ankebut Suresi: 50--51.)

Kur'an kendi mesajlarına devam edip Hz. Muhammed'e ( s.a.v. ) Allah'ın vahyi ile
bu Kur'an'ı aldığı onun kaynağında vahyi olduğu, insanların onun bir benzerine
yakın bir kanun koyamadıklarını ve böyle kanunlardan aciz ve cahil olduklarını
vurgulamaktadır. Bunun en inatçı karşıtlarının ve en yaman inkarcılarının
huzurunda açıkça ilan ediyor. Yukardaki ayetler bu meydan okucuyu tavrı en açık
ve çarpıcı bir üslüpla yansıkmaktadırlar:




"Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'an'dan şüphedeyseniz, bu durumda siz de bunun
benzeri bir sure getirin. ( burda kast edelen sure'nin anlamı, eğer siz
Allah'tan daha dayanaklı ve tutarlı sağlam bir yasa yörürlüğe koyabilirseniz ?
buyurun kanununuzu getirin ve benim indirdiğim Kur'an'la karşılaştırın. ) Ve
eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın. Ama yapamazsınız
ki kesin olarak yapamayacaksınız bu durumda kafirler ( yani yönetmenlikte ki
hakim güçler ) için hazırlanmış ve yakıtı insanlarla taşlar olan ( burda da
taşların anlamı odun, demek istiyorki oda insan oğlunun ta kendisidir. ) ateşten
sakınınız." ( Bakara Suresi: 23--24 )

"Onlar, hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı ? Eğer o, Allah'tan başkasının
katında olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar ( ihtilaflar bölücülükler )
bulacaklardı." ( Nisa Syresi: 82.)

"Fakat Allah, sana indirdiğiyle şahitlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle
indirmiştir. Melekler de şahittirler. Şahit olarak Allah yeter." ( Nisa Suresi :
166. )




"De ki : Eğer bütün ins ve cin toplulukları, bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek
üzere toplansa onların bir kısmı bir kısmına destekçi de olsa onun bir benzerini
getiremezler." Bu ayetlerin detaylı açıklanmasını Kur'an tevsirinde getirceğiz.
( İsra Suresi :88.)

"Gerçekten Kur'an, alemlerin Rabb'inn bir indirmesidir. Onun Ruhu'l-Emin
indirdi. Uyarıcılardan olmam için senin kalbin üzerine, Apaçık bir Arapça bir
dile indirdi." ( Şuara Suresi: 192--195. )

"Dinlerini parça-- parça, bölüp bölük - bölük fırkalara ayıranlara hiçbir ilgin
olamaz ve şüphe yok ki onların bu hareketlerini Allah soracaktır, ancak ve sonra
da işledikleri işleri haber verecektir onlara." ( al- An'âm Suresi. 159. )
Herşeyden önce ben müslüman'ım diyen bir insan eğer ırkçılık ve milliyetçilik
yapıyorsa kesinlikle Hz. Muhammed (s.a.v. )'ın bir alakası ve bağlantısı olamaz.
Ve hiç bir zamanda ben Hz. Mummed'ın ümmet'iyim diyemez, işte delil ?




Bunların yanında, Kur'an'ı Kerim de yer alan diğer birçok ayette bu vurgu ve
açıklamaların doğruluğuna ilişkin olarak Allah'ın şahitliği ilan edilir. Allah'a
iftira atmanın ağır bir süç olduğu dile getirilir. Aşağıda ki ayetlerde bu
şahitliğin örnekleri göreceksiniz. Yerindeyken ve yeri gelmişken bu konuya
değinmeden de geçemiyeceğim. İmamet konusunda İmam Ali ( a.s. ) Gadır'i Hum
denilen yerde Hz. Muhammed ( s.a.v. ) tarafından ve yüz yirmi bin kişinin önünde
herkesi şahit tutarak, kendisi tarafından Allah'ın emriyle Ali'nin imamet'inin
ilan edip etmediğini burda halk'a soracaktır. Eğer onlar evet biz şahitlik
yapıyoruz ki sen bize imam Ali ( a.s. ) halife olarak tayın ettin derlerse ve o
zaman Hz. Peygamber'in vefatlarından hemen sonra başka bir şahışı halifeliğe
getirdik derlerse ne olacak acaba sizlerde hiç düşündünüz mü ??? Ve eğer Hz.
Muhammed onlara şahitlik yapmazsa onların ve biz müslümanların hali ne olacak.
Sizler korkaksınız, o'nun için ben söyliyeyin hepimizin yeri cennem dir.??? Eğer
gerçekten bu konulara dikkat ederseniz ? bu ayetlere dikkat edin ve tekrar ve
tekrar okuyun, ve bir muzakeresini kendi kendinize yapın.




"İşte bu Kur'an, önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası ( Mekke ) ile
çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu bir kitaptır. Ahirete iman
edenler buna inanırlar. Onlar namazlarını özenle koruyanlardır. Allah'a karşı
yalan uydurup, ıftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahy olunmamışken "Ban
da vahyolundu" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim"
diyenden daha zalim kimdir ? Sen bu zalimleri, ölümün şiddetli sarsıntısında
meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı çıkarın, bugün Allah'a karşı
haksız olanı söylediniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek yüz çevirdiniz
dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksınız" derken onların halini
bir görsen." ( En'am Suresi: 92--93.)

"Biz, bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman Allah neyi indirdiğini
daha iyi bilir. "Sen yanlızca iftira edicisin" dediler. Hayır, onların çoğu
bilmezler. De ki : İman edenleri sağlamlaştırmak müslümanlara bir müjde ve
hidayet olmak üzere, hak olarak Rabb'inden Ruhu'l Kudus indirmiştir. Andolsun ki
biz, onların: "Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir." Dediklerini
biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri kimsenin dili acemidir, bu ise açıkça
Arapça olan bir dildir. Allah'ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete
ulaştırmaz ve onlar için acı bir son ve azab vardır. Yalanı yanlızca Allah'ın
ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl ta kendileri onlardır."
( Nahl Suresi: 101--105. )

"Yoksa onlar :"Allah'a karşı yalan düzüp yalan uydurdu" mu diyorlar ? Oysa eğer
Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah, batılı yok edip ortadan kaldırır
ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir. Çünkü O, sinelerin özünde
olanı bilir." ( Şura Suresi: 24. )

"Yoksa kendisi onu uydurdu" mu diyorlar ? De ki: Eğer ben uydurmuş olsaydım, bu
durumda siz, Allah'tan bana gelecek hiçbir şeye engel olamazsınız. Sizin kendisi
hakkında ne taşkınlıklar yaptığınızı O daha iyi bilendir. Benimle sizin aranızda
şahid olarak O, yeter. O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." ( Ankaf Suresi:
8. )




"( Kur'an ) Alemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Eğer O, bize karşı bazı
sözleri uydurup söylemiş olsaydı, muhakak onun sağ elini çekip alıverirdik.
Sonra onun can damarını elbette keserdik. O zaman, sizden hiç kimse araya
girerek bunu kendisinden engelleyip uzaklaştıramazdı. Çünkü o, muttakiler için
bir öğüttür." ( Hakka Suresi : 43--48. )

Bu ve benzeri birçok ayetin ifade tarzı,hangi millete ve hagi dine mensup olursa
olsun, her insaf sahibi insanın vicdanında, bunların bir iyi niyet ürünü
olduklarına, doğruluk ve kesinlik itibariyle en güçlü anlamlar içerdiklerine
ilişkin bir duygu uyandırır. "Resülün" kendi inancının derinliklerinden en ufak
bir şüphe duymadığı hissini verir. "Resülü" bu inancın atmosferine tamamiyle
kendisini kaptırdığını, inancından şüphe duymadığını düşünür. Bu sözlerin, ancak
en güçlü bir imandan, en pürüzsüz bir yakından ve en şaibesiz bir doğruluktan
kaynaklandığını teslim eder.

Peygamber'in yeni bir toplumsal düzen kurduğunu ve toplumun tüm şirkle ilgili
temellerini yokettiğini defalarca da söz etmiştik. Fakat bu hareketin amacının
ve niteliğini birazda olsa daha genişletelim.

Peygamber'in en önemli amaçları insanların nefret ve kinden arındırmak ve
insanın çıkabileceği en üstün seviye'ye ulaştırmaktır. İnsan iyilik ve fazilet
hamuruyla yaratılmıştır, ancak bu özellikleri yanlızca doğru bir eğitimle
pratiğe aktarılabilir ve en üstün seviyeye ulaşabilir. Peygamberlerin amacı bu
tip bir eğitim sağlamaktır. Kur'an bu düşünceyi "temizleme" ve "öğretim" plarak
belirtir. Gerçekte peygamber'lerin eğitimi altında, insan insan'i özellikleri
pratiğe aktarır ve insanlık dışı özelliklerinden kurtulur ve bu yola yaratılışın
asıl amacı yerine getirilmiş olur.




Fakat insan hangi yola bu potansiyel gücü pratığe aktarabilir ve asıl hedefine
ulaşabilir ? Farklı cevaplar bir yana bırakılırsa, peygamberlerin bu soruya
getirdikleri cevap, insanın doğal yapısıyla uyum içinde bir çevrenin sağlanması
şeklindedir. Bu çevre "tevhid'i ve kutsal bir toplum"dur. Böyle bir toplumda,
insanın asıl amacına doğru ileremesi daha kolay ve hızlı olur. Bundan dolayı
peygamber'in asıl amaca ulaşmak yolunda kısa vadeli bir amaçları vardır, bu da
adalet'e, tevhide ve insana saygıya ve zulme, putperestliğe, tüm batıl
inançlara, celalete ve insanı alçaktan tüm faktörlere karşı olan bir islâm'i ve
tevhid'i toplumu kurmaktır.

Vereceğimiz ayetlerinde bu düşüncemizin doğruluğuna parmak basmamızda yardımcı,
ve doğruluk payında haklılığımızı gösterecektir.

"Andolsun, biz peygamberlerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti
ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve nizamı ( mızamı ) indirdik. Ve
kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için ( çeşitli ) yararlar bulunan demiri
de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve peygamberlerine ( gayb ile görmedikleri
halde ) kimlerin yardım edeceğini bilsin ( ortaya çıkarsın. ) Şüphesiz Allah,
büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır." ( Hadid Suresi : 25 ).




"Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz sana yöneldik. Dedi
ki: Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rametim ise her şeyi kapsamıştır; onu
korkupsakınanlara, zekatı verenlere ve bizim ayetlerimize iman edenlere
yazacağım.

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de ( geleceği ) yazılı bulacakları
ümmi haber getirici (Nebi ) olan peygamberler ( Resuler ) uyarlar; o, onlara
marufu ( iyiliği ) emrediyor, münkeri ( kötülüğü ) yasaklıyor, temiz şeyleri
helal ( serbest ) murdar şeyleri haram ( yasak ) kılıyor ağır yüklerini,
üzerindeki Zincirleri indiriyor. Ona inanlar, destek olup savunanlar, yardım
edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izliyenler; İşte kurtuluşa erenlerin
ta kendileridir." ( A'raf Syersi : 156--157. )

Peygamberlerin davetlerindeki ilk çağrı, kendi düşünce ekollerinin temelini
oluşturan tevhidin çağrısıdır. Diğer düşünce ekollerinin devrimci planlarının
siyaseti "derecelere

ayırmaya" dayalıdır ve ilk sıloganları amacın gerçekleştirilmesi için gereken
ortanın sağlanmasıdır. Fakat peygamberlerin taktiklerinden son söz, ilk önce
söylenir ve iamnın ilk adımlarında olan herkes yönü, amacı ve sonucu
bilmektedir. Böylece herkes yolunu bilinçli bir şekilde seçer.

Hem peygamberin çağrısını kabul edenler ve hem de onu reddedenler tevhiddin
prensibini zulme, sınıf ayırımına, sömürüye, tiranlığa karşı savaşmak ve
özgürlüğü, inanca saygıyı, sosyal adaleti, toplumsal refahı getirmek, böylece
ideal sosyal sistemi kurmak anlamışlardır. Bundan dolayı peygamberin düşünce
ekolünün amacı oldukça açıktır ve bu açıklık peygamber'in düşmanlarının ve
izleyicilerinin birbirinden ayrılmasını sağlar ve ideoloji sapmaları engeller.




Kutsal Kur'an Peygamber'lerin ilk mesajlarının "Allah'a kulluk ve Allah'tan
başka ilahları ret" şeklinde olduğunu devamlı vurgular ( yani tevhid. )

"andolsun, biz her ümmet'e :Allah'a kulluk edin ve tağut'tan kaçının' ( diye
tebliğ etmesi için ) bir peygamber gönderdik. Böylelikle, onların kimine Allah
hidayet verdi, onlardan kimin üzerine de sapıklık oldu. Artık, yeryüzünde
dolaşın da yalanlayanların uğradıkların sonucunu görün." ( Nahl Suresi: 36. )

"Andolsun, biz Nuh2u kendi kavmine ( yani toplumuna ) gönderdik. Dedi ki: Ey
kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'dan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben,
sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım." ( A'raf Suresi: 59. )

"Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık,
ayetlerimizi yalan sayanları da su da boğduk. Çünkü onlar kör bir kavim ve bir
ümmet'ti."

"Ad ( toplumuna da ) kardeşleri Hud'u ( gönderdik ) "Hud, kavmine" Ey kavmim,
Allah'a kulluk edin, sizin O'dan başka ilahınız yoktur. Hâlâ korkup
sakınmayacakmısınız ?"dedi.

"Kavminin önde gelenlerinden küfre sapanlar dediler ki: "Gerçekten biz seni
'akli bir yetersizlik' içinde görmekteyiz ve doğrusu biz senin yalancılardan
olduğunu da sanmaktayız."




( Hud : ) ' Ey kavmim' dedi."Bende" akıl yetersizliği yoktur; ama ben gerçekten
alemlerin Rabbi'nden bir peygamber'im' dedi.

"Size Rabbi'min risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir
öğütçüyüm."

Sizi uyarıp korkutmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbi'nizden
gelmesine mi şaşırdınız ? ( Allah'ın ) Nuh kavminden sonra sizi halifeler
kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını ( veya üstün kıldığını
) hatırlayın. Öyleye Allah'ın nimetlerini hatırlayın da umulur ki kurtuluş
bulursunuz."

"Dediler ki:" Sen bize yanlızca Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta
olduklarını bırakmamız için mi geldin ? Eğer gerçekten doğru sözlülerden isen,
bize vadettiğin şeyi getir, bakalım."




"Andolsun dedi. Rabbi'nizden üzerinize iğrenç bir azap ve gazab gerekli kılındı.
Allah'ın kendileri hakkın da hiç bir ispatlı delil indirmediği ve sizin ile
babalarınızın isimlendirdiği ( düzüp uydurduğunuz ) bir takım isimler ( düzme
tanrılar ve kurallar ) adına mı benimle mücadele ediyorsunuz ? Öyleyse bekleye
durun; şüphesiz, ben de sizlerle bekleyenlerdenim." ( Â' râf Suresi: 64--71.)

Evvet peygamber'lerin gelişlerinin neden ve niteliklerine derinliğiyle inildiği
zaman da anlaşılıyor ki ( vahy, imamet, ve ümmet ) komun ve kavramlarının
öneminin anlaşılması zor olmaması derekir inancındayin. Peygamberliğin toplumun
zalim sınıflarına karşı toplumda köklü değişiklikler meydana getiren sosyal bir
dirilişin oluşu belirtilmiştir. Bu ifadelerin gerekliğine bakılarak bizi
peygamberliğin en önemli ve ilginç noktasına getirir, Mücadele:

Tarihte ne zaman ayrıcalıklı sınıflara karşı bir hareket başlasa, yoksun
bırakılmış sınıf bu harekete hemen katılmış, ancak ayrıcalıklı sınıf bu hareketi
henem reddetmiştir. Bu ise bu iki sınıf arasında başlayan savaşlarının nedeni
olmuştur.

Ayrıcalıklı düşüncelein itidarlığın önemini daha iyi anlamamız için bu iki grubu
iyi tanıyabilmek için biz yine Kur'an'a yönleceğiz. Kur'an'da Peygamberin
davetlerine düşman




kesilenler genelde hatırlanır, fakat bu sınıf'ın başka gelen güç temsilcisinin
de adları belirtilir. Öncedende amınsadığımız yönetmenliklerin başında Fir'avn,
Hâmân ve Karun'dur. Sırasıyla bunlar yönetimi, devlet adamlığını ve zenginlığı
temsil etmektedir. Kur'an görüşünde, aşağıdaki dört başlık peygamberlik
misyonuna karşı olan dört grubun veya sınıfın belirticidir: Tagut, Mele,
Mutrifin, Ahbar ve Ruban.

Aşağıdaki ayetlerde Kur'an'ın bu ayrıma nasıl baktığını görelim:

"Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlar
bazısı bazısının aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbi'n dileseydi
bunu yapmazlardı. Öyleyse onları, yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa
bırak.

Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan ( bu yaldızlı ve
içi çarpık sözlerden ) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yükleye
dursunlar." ( En'âm Suresi: 112--113.)

"Andolsun, biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık ispatlı bir delille gönderdik;
fir'avun'a, Hâmân'a ve Kârun'a. Ama onlar ( Bu, ) Yalan söylemekte olan bir
büyücüdür dediler.

Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: Onunla
birlikte iman etmekte olanların erkek çocuklarını öldürün; Kadınlarını ise sağ
bırakın. Ancak kafirler ( Burda kafir kelimesinin anlamı kendisini bir tanrı ve
ilahi güç gören ve aynı zamanda da hukukun temsilcisi olarak gören tek idare
şekli yani Fir'avun ) hileli- düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir." (
Mü'min Suresi: 23--25. )

"Biz hangi ülkeye bir uyarıcı ve korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın 'refah
içinde şımaran önde gelenleri': Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz
şeyi tanımıyoruz" demişlerdir.




Ve: ' biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve biz azaba
uğratılacak da değiliz de' demişlerdi." ( Sebe Suresi: 34-- 35. )

"Ey iman edenler, gerçek şu ki, ( yahudi ) bilginlerinden ve ( Hıristiyan )
rahiplerden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve ( bu ayetler sadece
kur'an da anılan yahudi ve hıristiyan'larla kalmamaktadır ve daha beterini
müslümanların da cahil hocaları ve göz açok alimleride içine almaktadır. Burda
sadece bir hatırlamadır. Ve aynı zamanda da peygamberin şaâdetlerinden hemen
halifeliği geçip islam devlet'tinin emevi zalimlerede hazırlamalarını da
içeriğinedekapsamaktadır. ) Allah'ın yolunda alıkoyanlar. Altını ve gümüşü
biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı
müjdele." ( Tevbe Suresi: 34. )

Yoksa: "Kendisi onu uydurdu" mu diyorlar ? De ki: Eğer ben uydurmuş olsaydım, bu
durumda siz, Allah'tan bana gelecek hiçbir şeye engel olamzsınız. Sizin kendisi
hakkında ne taşkınlıklar yaptığınızı O daha iyi bilendir. Benimle sizin aranızda
şahid olarak O, tere. O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." ( Ahkaf Suresi:
8. )

Bu ve benzeri birçok ayetin ifadesi tarzı, hangi millete ve hangi dine mensup
olursa olsun, her insaf sahibi insanın vicdanında, bunların iyi bir niyet ürünü
olduklarına, doğruluklarına ve kesinlikle itibariyle en güçlü anlamlar
içerdiklerine ilişkin bir duygu uyandırı. Resulün kendi inancı derinliklerine en
ufak bir şüphe duymadığı hissini veriri. Resulün bu inancın atmosferine
tamamiyle kendisini kaptırdığını, inancından şüphe duymadığı düşünür. Bu
sözlerin ancak en güçlü bir imandan, en pürüzsüz bir yakınmadan ve en şaibesiz
bir doğruluktan kaynaklandığını teslim eder.




Kur'an-ı Kerim, Resullah'ın muhatap olduğu Rabb'ani vahy'in en başta gelen
göstergesidir. Ama Rabb'ani vahy, gerçek mayhiyeti itibariyle hala başkalrı için
bir srdır. Çünkü vahy peygamberlik sırrıyla ilintili bir olgudur. Bununla
beraber, Kur'an-i Kerim, Rabb'ani vahye muhatap olan insanların dillerinin
elverdiği ölçüde ve hafızalalarının aldığı kadarıyla, boyutlarını, vahy'in somut
yansımalarını ve boyutlarını anlamya yardımcı olacak bazı ayetlerini de
içermektedir.

Sözgelişimi: "tekvir" Suresinde ki şu ayetleri buna bir örnektir diyebiliriz:

"Şüphesiz o, üstün onur sahibi bir elçinin sözüdür; bir güç sahibidir, arşın
sahibi katında şereflidir. Ona itaat edilir, sonra güvenilirdir. Sizin
arkadaşınız bir deli değildir. Andolsun o, onu apaçık bir ufukta görmüştür. O,
gayb hususunda suçlanamaz. O, kovulmuş şeytanın sözü değildir. Şu halde, siz
nereye kaçıp gidiyorsunuz." ( Tekvir Suresi: 19--26. )

Burda da anlaşılıyorki ayetlerde ( kâfirlerin ) yani hakim ve sermayedarların,
Peygamberlere karşı nisbet ettikleri cinler tarafından çarpma ve şeytanla
ilişkili olma iddası gündeme getiriyorlar ve aynen bugün İslam dinini sadece
namaz ve oruç , haç gibi ibarelerden görenlerinle onların arasındaki farkların
herhangi değişiklik olmadığı gibi. Peygamberimiz Allah'ın meleğini gördüğünü,
onun kendisine hitabetteiğini ve Kur'an'ın ilk ayetilerini vahyettiğini
söyleyince, kafirler onun cinler tarafından çarptırıldığını, Şeytanın onunla
ilişki kurduğunu iddia etmişlerdir. Böyle bir davranış devamlı olarak
kapıtalistve faşıst düşüncelerinin en büyük oyunları olmuştur. Büyük bir
itimalle bu ayetler, bu meseleyi bu kadar açıklıkla ve derine nüfuz edici bir
üslupla ele alan ilk ayetlerdir.

Konuya ilişkin olarak Necm suresinde de buyuruluyor:




"Battığı zaman yıldıza andolsun; arkadaşınız sapmadı ve azmadı. O, hevadan
konuşmaz. O yanlız vahyolunmakta olan bir vahyidir. Ona üstün bir güç sahibi
öğretmiştir. Ki o, görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu.
O, en yüksek bir ufuktaydı. Sonra yaklaştı, derken sarkı verdi. Nitekim iki yay
kadar veya daha yakınlaştı. Böylece O'nun kuluna vahyettiğini vahyetti. Onun
gördüğünü gönül yalanlamadı. Yine de siz gördüğü şey üzerinde onunla tartışacak
mısınız ?" ( Necm Suresi: 1--12. )

Çalışmamızın başında da belirtmiştik ki İslamda Ümmet, İmamet ve bu iki unsur
makamına dayalı olarakta vahy ile detayılığıyla ele almak gerekir ki ilahi güçün
ve onun üstün adaletinin ve insanlar üzerindeki etkenliğini tarzlarının
nedenlerini daha iyi öğrenelim. Onun var oluşunun sadece dünyada yaşıyan
insanların kapsamı üzerinde görmek yanlış olur. Çünkü sadece insanoğlunun
yaşamıyle ilgilenip ve kainattan çekimser ve habersiz olması, ve oluşan
galeksilerin onun kontrolu altında olmamması elbette ki düşünülemez. Tabiki
yaratılan varlıkların üzerindeki kanun koyucu etkinliğinide ve idareci
yönetmenlikliğinide ve insan oğlunun da ümmet ve imamet, vahy konusunda ilahi
güç yani Allah'ın temsilciliğide olması şarttır. Onun için bizim çalışmamızın
nedenlerinin başında da Kur'an ve Ehl-i beyt, ilahi bir habercisinin olumlu
olması ve aynı zamanda da mecburi bir sistematik yöntmenliklerle vahyı ya
dayanılmasının kaçınılmaz olması ile içeriği nedenlerini detaylarını ele almak
gerekecektir.




Tekrarlamak gerekirse çalışmalrımızı çeşitli ansiklopedi, dergi, kitap, gazete
ve Kur'an ve Hz. Peygamber'imizin ( s.a.v. ) hayatından kendimize örnek alarak
çalışmalarımızı surdureceğiz, ve ayrıca İmam Ali ( a.s. ) Nech'ul Belağa'dan da
örnekler simgelerek çalışmalarımıza devam edeceğiz. Ayrıca çağımızın en büyük
ustadlarından da kıyaslamlar ve değerlendirmeler vereceğiz. Ustad Ali şeriati ve
gibi tarih araştırmacılarından yararlanarak bir İslam tarihi oluşturmaya
çalışacağız.

İslam araştımalarımızı konusundaki görüşlerimizi M. Watt adlı bir islam
bilimcisinin ile Gerçek soy bakımından da Hz.Ali ( a.s. ) evlad'ı olan Alevi
araştırmacı ve sosyolog ve bilim adamı ve uzmanı Dr. Ali Şeriatının da değerli
fikirlerinden yararlanarak, "Kur'an ve Ehl-i beyt" olarak islam'i çalışmalrımızı
"Ümmet" ve "İmamet"kelimerinin üzerinde ki incelemelerimizi genişleterek, kendi
fikirlerinizi ve islam'i anlayışımızla beraber kapsamlaştırrarak genişletip
"Kuran" ve "Ehl-ibeyt" felsefesi doğrultusunda "Ümmet" ve İmamet"keimelerin aynı
köken den geldiğini paylaşımını belgelemeye çalışacağız.




Bu iki kelime son derece anlamlı kavramdır. "Ümmet" ve İmamet" kelimelerinde
daha öetsinde tamlayıcı olan bir kavram daha var oluşumunuda etkisini tamamlayan
üçüç kelimenin de " Vahy" kelime kavramıdır. İslam devletinin kuruluş şeklinde
ki düşüncelerimizin genişletmesinin neden ve niteliklerini daha iyi anlaya
bilmemizin tek nedeni olarak üzerinde durmamızın ve geniş bir el verişli
araştırma yapmamızın ikna edeci yönü üzerinde durulması olan ve Müslüman

halkların dikkatlarını çekmek içinde "Ümmet, İmamet, ve Vahy" kelime
anlamlarının üzerinde durmamız lazım gerekecektir.

İşte bu son derece anlamlı bir kavramda, İmamet'in karmakarışık ve ucu bucağı
belli olmayan yumağının ucunu bu noktada hareketle buluverdim. ( Bana göre
"ümmet" Peygamberimizin bariz ve müsbet sıfatı-da bu iki kelimeyle aynı
kökendendir. Kaynak Dr. Ali Şeriati, Ümmet ve İmamet.sayfa: 24. )




Usulen bir esere veya araştırmaya gerek duyulan bir isim, eser ve araştırma
sahibinin esere karşı anlayış biçimini tanımlar. Nitekimde, 1988. yılından beri
islamı düşüncesindeki hayalı bir tarzda adı geçen ümmet, imamet ve vahy'yi
yanlış anlamamın neden ve niteliğinin beni bu çalışmanın eşiğine
getirdi.Toplumsal konularda da seçilen isimlerin incelenmesi gerekir
kanısındayim. Biz müslümanlar adları ve terimlerin anlamına titizlikle dikkat
etmeliyiz. Özellikle sosoyolojik bir araştırma yapacaksak, bununda bir zat
sosyologların parmak basmalrı gerekir bilincindeyin: İster sosyolojik, özellikle
tarih, kültür, inanç sosyolojisi olsun ister eğitim sosyolojisi olsun, dilbilime
şiddetle ihtiyaç vardır ki ancak bu çalışmayla kendilerine dini maske eden
cahili hocaları ve çıkarcı ve sağtekar alimleri temizliye biliriz. Özellikle
kelimerin kökleri ve türevleri: adları ıfatları; istilah, kavram ve terimlerin
doğrusu, olgunlaşması değişimi, yorgunluk,hastalığı, ihtiyarlığı ve ölümü tesbit
edilmelidir. Çünkü bir kelimenin kök ve beynini açarsan, ortasında bir güneş
görürsün. Bir ismin kökü seni bir düşüncenin köküne götürebilir ve ilmi bir
ilkeyi bulmak veya bir lafzı uyanıkça izlemek, uzak ve meçhul belgelere yol
açarak seni heyecanlandırabilir.

Ustad Dr. Ali Şeriati ve M. Watt'ın benim üzerindeki rolu ve dikkat çektiği
şeyi: Halkın, tarih boyunca ve coğrafi açıdan gruplar halinde yaşamış
olmalarıdır dediğidir. Gerçektende bir topluluğu oluşturan insan bireyleri kendi
topluluklarına ne ad takmışlardır ? Bunlar kendi topluluklarına taktıkları ad,
onların toplumsal anlayışını, topluluğun gerçek anlamını ve toplumla ilgili
anlayis biçimlerini gösteriyor.

Bu tür adlar çok fazladır. Ben şimdi, Avrupa dillerinde Arapça ve farsçada bir
toplum ve insan grubu için kullanılan kavram ve isimleri gündeme getireceğim. Bu
isim ve kavramların her birinin asıl kökünü -ki onun ilk anlamını gösteriyor ve
açıklıyor ve grubunun özelliğini açıklıyor, ortaya koyacağim ve aynı kavramda da
Türkçe de özelliğini oluşturması kanısındayım. Böylece okur kolaylıkla bu
kavramlarla İslam'i kavram olan "ümmet"i karşılaştırma fırsatı bulmuş olur:




1--) Biz yukarda ( ümmet )'in kelime anlamına detaylığıyla geniş yer verdir. Ve
ayrıca çok sayıda Kur'an'dan ayetler simgeledik, ( Nation ) biz "millet" olarak
tercume etmişizdir. "Nation" (nasyo)'un kökü naitre ( doğmak ) fiilidir. Bu
topluluk ve bir grubun fertlerin akrabalığı, karındaş ve ırkdaşlığıdır. Onlara
göre bu bağ, insanlardan bir grubun fertleri arasında yakınlığı sağlıyan en
kutsal bağdır. Avrupalı, "natıon" ve "nationalısme" kelimesinin seçerek, insan
fertleri arasındaki karındaşlık bağını vurguluyor. Günümüzde de bu anlayış
yaygındır. ( Millet, yanlış tercümedir. Millet, mezhep anlamındadır. "Milleti
İbrahim", İslam milleti gibi. Bana göre miilet kelimesi, meşruyet dönemi
gazetecileri ve politikacıları tarafından "nation" kelimesine eş anlam olarak
seçilmiştir. Kaynak Dr. Ali Şeriati. Ümmet ve imamet. )

Nation'un kabile anlayışından ibaret olduğunu görüyor ve bu anlayışta kabile
fertlerinin büyük atanın çocukları sayıldığını biliyoruz ; Beni Temim, Beni
Ümmeyye, Beni Neccâr... Arap milliyetçiliğinin simgeleri.

2-- ) Kabile: En eski kelime "kavram" lerdendir.Nation'dan da eskidir. Kabile,
insan bireylerinden oluşan ve onların hayatları için bir amaç ve hedef; "Kıble"
seçmiş olan ve ona doğru ilerleyen bir topluluktur. Bu toplumda insan fertlerini
birbirin bağlayan en sağlam bağ, ortak kıbledir. "Hedef " buluşma yeridir. Hedef
ve amaç ile buluşma yeri genellikle otlaklardır. Çünkü her bir kabilenin kendine
özgü otlağı, yaylağı ve kışlığı vardır. Sahraya baktığınızda her bir topluluğun
( Kabilenin ) bir kıbleye doğru gittiğini görürsünüz. İnasanların kendilerinin
yönetmenliğini elde etmiş kişilerin gösterdikleri olan kıblelerinin onlar için
kabileler reislerinin amaçları doğruntusunda olduğundan dolayı da
devletleşmelerin olmadığını görmüş oluyoruz, ve bundan da dolayı kıblelerinin
oluşması idarecilerin onların üzerindeki hakimiyetinin oluşundan ileri
gelmektedir. Zaten bu açıdan da Kur'an bizlere çeşit yöntemde de kıyaslama
sergiliyor.




Şu halde kabile, olan fertlerin toplamıdır.

3--) Kavim: Bu toplumda beraber yaşama, bir grubun bireylerinin bir eylem yani
"amel"-i gerçekleştirme üzere yaptığı ortak kıyamdır. Yani biz bir "Kavim"
fertleri yeryüzünün bu köşesinde ortak eylemi gerçekleştirmek için kıyam eden
insanlarız. Gerçeklerin ışığında bir araştırmaya girdiğimiz zaman da görürüz ki
vahy'e dayalı inen ayetler sonuncundan sonrada Peygamberlerin şaâdetlerinden
biraz sonra ve hemen Ehl-i beyt'i katletmeye başlamışlardır. Kendi aralarındaki
ırkçılık, kavimcılık ve kabileşmiş zihniyetlerin tekrar sahneye fırlatmışlardır,
ve eski cahiliye dönemlerindeki vahşetlerini din adına gerçekleşirmeye
koyulmuşlardır.

4--) Şiâb: "inşiâb"ve "şube" Farsçada davardır. Kelimeriyle aynı köktendir. Yani
yeryüzündeki insan fertleri şube şubedirler. Her bir şube bir şiâbdır. Yani bir
grup, diğer gruplardan ayrılmıştır. Toplum, beşeriyetten ayrılan ( münşeib olan
) bir şubedir.

5--) Sınıf: insanlardan oluşan, yaşayış biçimi, çalışma biçimi, gelir oranı aynı
ve benzer olan bir grup, bir sınıf oluşturur. Bir sınıfta yer alan fertler,
çalış ve yaşama şekli, toplumdaki hakları ve gelir oranı açısından benzer
konumdadır. Bunlar toplamış bir birim ve grubu oluşturmaktadırlar. Bir "classe
sociale" ( toplumsal sınsf )'dırlar Şu halde bunların arasındaki bağ; ortak iş,
gelir, hayat biçimi, toplumsal durum ve kendine özgü konumlardan ibrettir.




6--)İctima-camia ( toplum ): Bu kelime de halk arasında yaygın olarak kullanır,
bilimsel bir terimdir. Avrupa'da ve bizde toplum ( société ) insn fertlerinin
bir yerde toplanmıdır. Bu grubun kökeni ve bu ilişkinin temel anlamı, "onların
bir yerde toplu halde olması"dır.

7--) Taife: Bir eksen etrafında, belirli bir özel bölgede dolaşan ve tavaf eden
bir grup insandır. Çölde, her bir grup belirli bir su kuyusu etrafında dolaşıp
durur. Belli bir meydanda, belli bir daire içinde özel otlaklarda gezinir.

8--) Irk ( Race ) : Bedensel ( biyolojik ) özellikler görünüş, renk, vücut,
uzuvların şekli açısından benzer ve ortak yönleri olan insan fertlerinden oluşan
gruptur.

9--) Tudeh ( kitle) "Masse" :Bir noktada toplanmış olan insan fertlerinden
oluşan bir topluluktur.

10-) Peuple ( halk) : Özel bir belgede yaşayan insan fertlerinden oluşan bir
gruptur. Vatandaşlar. Ayrıca: grup ( groupe ve groupement ) hizip ( parti), il
ve aşiret ( clan, tribu ) bunlara dahildir.




Ancak İslam, bu kavramlar yerine, kendine mensup insan grubunu oluşturan
topluluğu adlandırmak ve tanıtmak için "ümmet"i seçmiştir. Burada İslam'ın
kendine özgü anlyışı ortaya çıkıyor: İlginç bir biçimde "hareket" ilkesine önem
veriyor. İslam'ın önem verdiği hareketin belirgin, sabit yönü vardır. Böylece
İslam, sürekli değişimle surekli sabitliği bir araya getirip, kendi dünya
görüşünün temelini oluşturmuştur. İslam bu ilkeyi "Kabe'nin" tavafında da beyan
eder

Tavaf: Sonsuz, duraksamasız, sapmasız, dönüşsüz ve bir mihverin etrafındaki
sabit harektir.Çalışmamızın amacı niteliklerinin temelinde iyi anlaşılır bir
şekle girmesidir. Onun içindir ki çeşitli fikir ve düşünceden detaylı belgelerin
getirilmesidir ki İslam, ümmet, imamet ve vahy konusunda müslümanların
anlayışlarına bir kolaylık sağlansın diye.

Bu yüzden İslam kültüründe önceleri değindiğim gibi dini ve İslamı tanımak için
kullanılan bütün terimler "yol" ve hukuk anlamındadır. Bu tür bir anlayış
biçimine, temel dini felsefesinin terimlerine çoğunda rastlıyoruz. Merkez de (
yol ), selek ( yol ), şeriat ( su yol ), tarik ( yol ), sebilullah ( Allah yolu
), sırat ( mabet yolu )... Hacc ( bir şeye kast etmek ) doğru yürümek , bir yere
gitmeyi amaçlamak ( ricât vücut , varlıkta insan) Hicret ( peygamber'in doğuğmu,
Mekke'nin fethi ) ve hatta Peygamber'in bi'seti yerine seçilen, İslam takviminin
başlangıcı. Eğer bu kelimelerin kavramlarının derinliğine inilirse işte İslam'ın
anlamını zezmiş oluruz.




İslam'ın kendi toplumunu da bu anlayış üzere görmesi ve onu adlandırmak için bir
kelimeyi deyimleştirmesi ( seçip, yaygınlıştırması ) de doğal bir şeydir. Bu
kavramın "dinamik" olması gerekir. "Ümmet" ! İşte bu kelime bana yeni ve geniş
bir ufuk açtı. Yüzlerdece yeni anlam karşısında fışkıran, dikilmeye başladı.
İslam'ı kültürümüzda var olan, günümüzdeki biçimiyle bana anlamsız gelen hatta
makbul gözükmeyen birçok probleme bu yei görüş açışında baktığımda mantıklı ve
kabul edilebilir olduğu gibi, yönlendirici canlı çağdaş, ilerici, yapıcı ve
bilinçli ve hatta inkilabi ve sosyal bir gerçek olduğunu gördüm ve aniden geniş
yeni ufuklarla karşılaştım.

İmamet'in ümmet ile aynı kökü paşlaştığını bana göre "ümmi" sıfatının da aynı
kökten türemiş olduğunu anladım !

"Ümmet", ümm" kökünden gelir.( Bu kökün türevlerinin çeşitli anlamları vardır.
Bunlar ümmet kelimesinin anlamını daha bir zenginleştirip, açığa çıkıyoa ve onun
bir çok boyutunu aydınlığa kavuşturuyor. Öncü, üstün karşıtı, veya peşinde olma
( İmam ) yani başkan, beyinin bulunduğu kafanın bir bölüm İslamda ise kafanın
tam anlamıyla beyinin tümü: "ummurés", öncü kılavuz, önder, iktidar, övmek
misal, aydınlık yol, doğru yapı "imam" mallar ve mülkleri, özel müesseleri
millileştirmek, nasyonalize ve sosyalize etme, kamulaştırma, ortaklaştırma, özel
mülkiyetleri genelleştirme ve toplum mülkiyetine dönüştürme, ümmeti onun sahibi
ve maliki kılma. İşte gerçek anlamıyla oluşan İslamın gerçek teşkil edilen
anlamlarıdır. Bizlerse İslamı bayağı basıt bir eylem anlamamızın karşılığının
ispatlanması.




Açam, kasıt, harket etme anlamındadır. Bu kavram "hareket", "hedef" ve bilinç
kararı'ın anlamlarının birleşimidir. "Ümm" kökünde "ön-ileri ilerleme" anlamı
gizli olduğu için, bu bileşik anlamı oluşturan dört unsur vardır: Tekrar İslamın
temel oluşumunun etkenliklerinin devletleşmedeki rolunun alt yapısının
oluşturan, ve önce likle başkanın vasıfların aynısının kapıtalizm'ın alt
yapısıyla kıyaslamak zorunda oluşumu bize gösterir.




1--) Seçim. 2--) Hareket. 3--) İlleri. 4-- ) Amaç.

Bu anlamların birleşimi sonucu: "Ümmet" kelimesi "aydın yol" anlamı da içerir.
Eğer biz bu anlamları bugünkü devletleşme kavramların dişin kullanırsak , bugün
devletleşmeinin münkün olmadığını görürüz. Onun için devamlı olarak bu iki
devletleşmenin yapısı ve yapılarını aynı şekilde birleştirmemiz lazım
delecektir. "Yol" anlamındaki bir toplum ve insan grubu !




Bu kelimede rehberlik etme, rehberlik edilme, ileriye doğru yürüme gizlidir.
İslam'ın "ümmet" kelimesisinde, insanların kutsal ve temel bağlarının,
insanların ortak bağlarının kan, toprak, topluluk, hedef, iş ve araç gereç
ortaklığı, ırk birliği, toplumsal onur birliği, hayat tarzı birliği !!!
değildir. O halde İslam açısından en kutsal ve en temel bağ nedir diye
sorulduğunda : "ilerleme- yürüme"dir. Bir yolu "yürümek"için seçme insanlardan
bir gruptur. !! Onun içindir ki ümmet, imamet ve vahy konumunun iki yönününde ne
kadar değerli olduğunu kendisini göstermektedir. Beşeri yönüyle, ümmet'in başı
imamet kavramı bir şeytanıdir, bunu daha sonra genişliğince işlenecek ve bugünkü
devletlrin yönetmenliklerinin hukukların da örneklerin veririlip işlenecektir.
İkinci yönünün, ilahi bir güç tarafında vahy'i yoluyla imamet kavramlarının
tekrar İslamı devletleşmede ki fonksiyonu halinde işlenecektir.

Tekrarlama olarak genel detaylığıyla ele alınırsa Bu kelimenin, nation, kavim
kabile, şiab gibi kelimelere olan üstünlüğü ve ayrıcalığı apaçıktır. Çünkü
bunların hiçbirinde insanın ilerici anlamı yoktur. Kabile müstesna. Kabile,
beşerin kendi topluluğu için seçtiği en iyi isimdir. Yani insan fertlerinin
ortak kıble ve hedefi paylaşmasıdır. Böylece bir ayrıcalığa "ümmet" kelimesi de
sahiptir. Çünkü insanların ortak bir rehberiyet ile rehberlik, hareket etmek,
yol katetmek ve yürümekten maksat herkesin akın ettiği bir hedef ve kıleye doğru
hareket etmek ve oraya götüren bir rehberlik sahibi olmaktır. Ümmet'in kabileye
olan ayrıcalığı da söz konusudur.




Ümmet, kabile gibi ortak kıbleyi, insanlar arası bağın ve gerçek manevi
akrabalığın, bir araya toplanmalrının sebebi olarak nitelendiriyor. Ayrıca
kabilenin ortak hedefi vardır. Fakat hedefe doğru hareket söz konusu değildir.
Çünkü insanların ortak hedefi olabilir, bir kıbleye iman etmiş olabilir. Fakat
hedefe doğru hareket etmek ve yürümek için her sorunluluk ve güvence
hissetmeyebilirler ve bu, sadece ( zihinsel veya duygusal yönden ) hem inanç ve
hem de hedef olabilir. Nitekim müslüman toplumumuzun ortak ideal ve hedefi
olmasına rağmen ona doğru bir adım bile atmış değildir. Yani inandıkları hedef
ile kendisine doğru ilerledikleri hedef ayrı ayrı yönlerdedir. "ümmet"
kavramından ise ortak kıble'ye doğru hareket, düşüncenin temelini oluşturur.

İnsanın toplumsal grubunu beyan eden bu terimlerin tümü mekanın ayırıcı
özelliğini, şekil ve formunu gösteriryor. Yani hepsi "Statik'tir. Dinamik" olan
terim ise sadece "ümmet" tir.




"Taife" ve "Kavim"in de dinamik olduğunu ileri sürenler olabilir. Ancak kavim,
kiyam ( hareket )'dir; ortak bir fiil olan toplumsal hayat için yapılır. Bu ise
sabitliktir, hareket değildir. Şu halde kavim sükun içinde bir harekettir.
Duraklama içinde bir harekettir. Durmak kalakalmak içinde bir harekettir.
Hareket ise, bir noktadan başka noktaya intikaldir; veya bir cins ve nitelikten
başka bir cins ve niteliğe dönüşmektir. Şu halde hareket, "yürümek" veya
"oluşum"dur. Kıyam ise kalmaktır. Yani sükutun şekil değiştirmesidir. Bir işi
yapmak için oturmuşsun, oturduğun yerde ayağa kalkıyorsun. Ama yürümüyorsun. Yol
katetmiyorsun. Kıyam var olmanın biçin değişimidir, cins veya yer değişimi
değildir. Aslına bakarsak ustadın burda ne demek isteğini anlamak zor bir şey
değildir. İslam'da sünni'lik yoktur, çünkü "sünni'liği ilk olarak muaviye icat
etmiştir. İşte müslümanlik kelime kavramında "sünnilik yatar" ama bunun gerçekle
bir bağlantısı yoktur. Ne afaki ne de enfusi hiccettir !! Ümmet" ise muhacir bir
toplumdur. Ümmet kavramının tahlili sonucu şu mefhumlar elde edilir.




1--) Kıble ve hedefte ortaklık ,

2--) Kıble ve hedefe doğru yürüme ,

3--) Ortak rehberlik ve hidayetin zorunuluğu.




Şu halde ümmet, içinde gizli olan anlamların toplamına göre şöyle açıklanabilir:

"Hedefleri bir tek fertlerden oluşan insani bir toplumdur. Bu fertler ortak bir
rehberlik üzere, kendi ideallerine doğru hareket ederler." Şu halde insan
fertlerinin akrabalığının temeli; kan, toprak, işbirliği kader birliği, hedef
birliği, kıyamda ortaklık bir iş için dayanışma, diğer gruplara karşı grupçuluk
yapmak üzerine değil tek bir rehberliğe inanan, ortak kıble'ye doğru hareket
için belli bir yol seçip ilerleyen, birlik içinde olan, sorumluluk hiseden
fertlerin oluşturduğu bir topludur, böylece bir toplumun ferdleri, bilinçli bir
reber konusunda ittifak etmişlerdir.

Kur'an'da Kıble veya Kabe: Önemi anlamamız için biraz daha konumuzu
genişletmemiz lazım gerekecektir.

"Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan en; Mekke'de o kutlu ve bütün insanlara
hidayet olan yer ( Kabe )'dir." Al-i İmrân Suresi: 96.

Allah Teala, insanlar için yeryüzünde Tevhid'i bir "üs" seçti. Oda ( Kabe )'dir.

Allah ( c.c. )'ın yasaların beraberinde getiren bir kısım Nebi'ler de tarihin
çeşitli zaman dilimlerinde bu belgede davalarını aynı duyarlıkla kulakladılar.
Hedef; evrensel bir oluş içindi. Allah Teala yeryüzünde zorbalıklar iktidar
sahiblerini olan ve Fir'avu'n kimliğini taşıyan güçlerin baskı ve zulümlerin den
kaçan ve kendi güvenliklerini garantı altına lamak istiyen mun taz'af kitlelere
Mekke vadisini ve kutlu ev Kabe'ye açtı. İnsanlar bu güvenlik beldesinde vahy'i
kimliklerini kuşandılar, tarihler boyu Hz. İbrahim ( a.s. ) hacc çağrısı, (
Kabe'nin )duvarlarını insanlığın vahy-i le kurtuluşu için yükseltiğinde burada
emredildi. Mekke bu şüreçle birlikte, tüm muvahhid müslümanlar için bir "hacc
mekanı ve evi halini aldı" niteliğini kazandı. Hz. İbrahim ( a.s. ) Kabe'yi ve
çevresini, Allah'a iltica edentüm mü'minler için temizledi. Tevhidi eyleme hazır
konuma getirdi...




Orda apaçık ayetler ve İbrahim ( a.s. )'in makamı vardır. Kim oraya girerse o
güvenliktedir. Ona bir yol bulup, güç yetirenlerin evi hacc etmeleri "Allah'ın
"insanlar üzerinde ki hakkı dır. Kim de küfre saparsa kuşkusuz Allah alemlere
karşı muhtaç olmayandır."( Al-i İmrân : 97. )




İBRAHİM'İ BİR EYLEM:




Hz. İbrahim, putçu Azer'in evinde ilk kıyamını gerçekleştirdiğinde, kavmi ile
olan ilişkisi büyük bir çatişma haline dönüşmüştü. Putların önünde tazim
gösteren ve secde eden bu kavim, Hz. İbrahi ( a.s. )'i Nemrud'un sarayına kadar
taşladılar. Nemrud'un tagut'i saltanatı O'nu Alemlerin Rabbi olan Allah'la
çatışma gerekesine kadar yüreklendirmişti. Bu çatışma sahnesi Kur'an'da sarih
nasslar halinde verilmektedir.

"Allah, kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni (
Nemrud )'u görmedin mi ? Hani İbrahim: "Benim Rabb'im diriltir ve öldürür"
demişti, o da: bende öldürür ve diriltirim demişti. ( O zaman ) İbrahim : "Şüphe
yok, Allah güneşi doğu'dan

getirir. ( hadi ) sen de onu batı dan getir. "deyince, o küfre sapan, böylece
afalayıp kalmıştı" Allah zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez. ( Bakara
Suresi : 258. )

Hz. İbrahim ( a.s. ) Nemrud'un sayında, Allah'ın hakimiyetini ve uluhiyetini
açıkça böyle belgelendirdiğinde tağuti bir tavır olarak önce ateşe atıldı, sonra
da sürgüne gönderildi. Şimdi Hz. İbrahim ( a.s. )'ın hicreti enrensel bir
yereydi. Tevhid dinlerinin kıblegâh'ı olacak olan Mekke'ye ve o kutlu ev Kabe'ye
doğru, ismi bilinmez binlerce peygamber'in ziyaretgâhı, kıblegahı ve
kabristanının olduğu bu ev evrensel diriliş beldesindeydi, kıyamı... ( Mekke 'de
şimdi yeryüzünün tagut'i otoritesine karşı cihad açmış ve O'nun halkını
taptırdığı putlarını Allah adını kırmış bir tevhid peygamber'i, aynı risaleti
paylaşan oğlu ile birlikte evrensel kıyam merkezini inşa ediyordu.)

"Hani Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerde denemeden geçirmişti. O da bunları
tam olarak yerine ge


 Anasayfa |  Yazdır

Giriş
Üye Adı:

Şifre:

Beni Hatırla

Şifremi Kaybettim

Üye Ol!

Videolar

Populer Linkler

İstatistik
Saatlik Ortalama : 0.98
Günlük Ortalama : 23.49
Haftalık Ortalama: 164.41
Aylık Ortalama: 704.62
Bugün: 12

Sayaç
Hoşgeldin : Misafir
avatar
Toplam: